Sevgili Günlük


Bugün Bilgi Üniversitesi’nden gençler geldi ofise, ziyaret maksatlı. AB master programından çoğu yabancı yaklaşık 20 kişi. Türkiye’de AB’yle ilgili çalışma yürüten kurumları gezerken bize de uğradılar. Ben de onlar için bizi tanıtan mini bir sunum hazırladım. Üstüne de soru bombardımanına tutuldum.Sunumu yaparken farkettim ki uzun zamandır kalabalık önünde ayakta birşeyler anlatmamışım. Garip geldi mi, hayır. Heyecanlandın mı, ona da hayır. Bir tek herkesi yolcu ettiğimde terlediğimi farkettim. Ama terlettiler cidden, iyi de oldu. Bazen kendime bile dillendiremediğim şeyleri patır patır döküverdim, AB’yle ilgili yani.

En güzel ansa, herkes çıkarken benim üniversitedeki halimi hatırlatan genç kadının, ne kadar memnun kaldığını, beni ne kadar beğendiğini, hatta genç bir kadın olarak kendi konumda bu kadar yetkin olduğum için gururlandığını söyledi. Sonradan öğrendim ki kendisi “gender” konusunda çalışıyormuş. Ne garip bir duygu böyle övülmek.

Tabi ki kalktı bir yerlerim…

Sahneye çıkıp süper şarkı söylemişim gibi, ahahha..

Ah şu bilinçaltımdaki şöhret olma isteği!

Bir oraya bir buraya
Ya da aşağı yukarı
Ne gerek vardı hatırlatmaya
Ben bildim-sen de öyle
O ortak ruhun lüzumu ne
Zaman aktı – Gözyaşından az – daha yavaş
Halbuki ben bildim-
Ve sen de öyle
Hatırlamanın lüzumu nerede !

İnsanların özü değişmez,

Elde var bir..

Ama ben değişiyorum, ne yapacağız?

Bence sen de değişiyorsun..

Değişmelisin de!

Bir kere “ben” sevdim,

“Sen” de!

Değişim “biz”de..

 

Akşam saatlerinde sokakta attığım her adımda sağıma soluma bakıp endişeyle yürüyorsam bu şehirde yaşamamalıyım diye düşünürüm. Çünkü şehir ne kadar kaotik olursa olsun insanı bir şekilde güvende hissettirebiliyorsa yaşanabilirdir.

Brüksel sırf bu yüzden ne kadar Avrupa’nın kalbi olarak nitelendirilse de benim gözümde yaşanabilir değildir. En azından şimdilik..

Bu gece -ya da dün gece- 5 euroluk girişi olan -normal şartlarda hayatta gitmeyeceğim- bir konser için sırf arkadaşlara ayıp olmasın diye 45 dakika kuyrukta bekledim. Dönüşte tek başıma taksiye bindim, üstüne bir baktım ki 20 euro çaldırmış  ya da düşürmüşüm..

Bütün buınlar benim için enteresan sinyaller..

“There’s a moment in life where you can’t recover any more from another break-up. And even if this person bugs you 60% of the time, you still can’t live without him. And even if he wakes you up every day by sneezing right in your face, well, “you love his sneezes more than anyone else’s kisses.””

Daha bu kadar büyümediğimi farkediyorum.. Bir insanla hayatı paylaşmak gerçekten zor. Hele de hayatı benim gibi “ben”ce, “bencil”ce, “kendi”nce yaşamayı seven, buna alışmış olan biri için.

Arada bir geliyorlar…

Sonra gidiyorlar…

Nasıl olacağını bildiğimi sandığım bir yoldayım. Son dönemde herşeyi biliyor olduğumun hatırlatılmasından mütevellit, korkuyorum..

Huzurumu bozacaksın diye korkuyorum, bu kadar alışmışken dinginliğe..

Reytingimiz artacak..

Peki değecek mi bunca zamana, bunca çabama ?

Yarından itibaren göreceğiz..

Garip…

Acilen AB işleri yüzünden aklımdan geçenleri, başıma gelenleri yazdığım bir blog açmalıyım. Hatta üşenemsem de ingilizce yazsam.  O kadar çok malzeme o kadar çok bilgi bombardımanı var ki…

Bugün Tezelle karşı karşıya geldik mesela. Kaç sene geçti aradan, 2 hatta 3. Siyasal’da yüzümüze karşı bağırdığı zamanları hatırladım sizden bir bok olmaz diye. Bugün toplantıda karşılaşınca enteresan oldu..

Halbuki ucundan kıyısından bir bok oluyor muyuz ne..

Bünyem bu kadar şımartılmaya alışık olmadığından ters tepki verdi sanırım.

Sabah güzel bir banyonun ardından kuaföre gitme gafletinde bulundum. Kuaförlerden oldum olası hazzetmedim, o sebeple fön çektirmek dışında-ki onu da bir yılda 10 kere bile yapmam- senede 2 kere falan giderim, kesim ya da belki boya için. 2009 yılı için gündemimde ne boya ne de kesim vardı. Yalnızca son dönemde acaba saçım dalgalı olsa nasıl olur diye düşünmeye başlamıştım. Sözün özü gittim kuaföre saçlarımı maşayla dalgalandırmasını istedim. Söylemesi ayıp hiç de azımsanmayacak bir para bayıldım. Ve sonuç, elbette

“Rezalet”

Yani kuaförler iyi ya da kötü olsun farketmez beni asla daha iyi hissettiremiyorlar. Bu kazanın ardından apar topar evin yolunu tuttum. Neyse ki birkaç saat sonra o kıvır kıvır saçların havası söndü ve en azından sokağa çıkabilir bir hal aldım.

Ver elini Taksim dedim bir sergiye ve de sahaf festivaline uğrayacaktım. Ancak yalnızca ıvır zıvır alışveriş yapıp üstüne bir de enfes bir yemek yedim.

Eve dönerken bir de şarap aldım. Amma velakin 2. kadehin sonunda midemi bozdum.

Gördüğünüz üzere kendime bakmak, bünyemi şımartmak falan tamamen haram bana..

Akıllanmıyorum…

İyi mi kötü mü emin değilim ama sanırım bu bizi andırıyor..

When I met you,
I didn’t know what to do. I was tired,
I was hungry,
I fight. Now I’m away,
I write home everyday and I see you on the TV at night.
You can see that life’s for us to talk about.
You can leave whenever you want out.
You don’t relate to me,
no girl,
you don’t respect me,
no girl,
no girl. Oh yeah.
When I met you,
I didn’t know what to do,
but I noticed that I didn’t really feel.
Now you’re away,
you write home everyday. I don’t beg,
I don’t borrow,
I steal.
You don’t think that life’s for us to talk about.
You can leave whenever you want out,
you want out. Well,
you don’t relate to me,
no girl. You don’t respect me,
no girl. (you can leave when ever you want out)
And you don’t relate to me,
no girl. And you don’t respect me,
no girl. (You can leave whenever you want out)
No you don’t relate to me,
no girl. And you don’t respect me,
no girl. No girl. Yeah.

Sağım solum insan.

Evde, işte, sokakta.

Günümde, gecemde.

Ve hatta rüyamda.

Uzun zaman sonra odamdayım.

Tek başıma.

Özlemişim,

kendimle başbaşalığı.

Hiçbir şey yapmasam.

Düşünmesem.

Kendimle bile konuşmadan yatsam,

tavana bakarken,

uyuyakalsam.

Mışıl mışıl…

oh..

Güzel:

“Hayatımın peşinden koşuyorum

çitin öbür yanına geçiyor

“dur” diye haykırıyorum

beni görmeden yoluna devam ediyor

peşinde koşmaktan yoruluyorum…” Gisele

Sonraki Sayfa »