Arşiv | Gündeme dair karalamacalar RSS feed for this section

Shroud

28 Oca

Belgians are in a “democracy” trouble these days. For over 220 days, since the June 13 election, the country has not managed to set up a government yet. (They are about to oust Iraq btw)  Politicians are trying to broker a new constitution with increased regional autonomy to reflect that “reality”. But the work is proving long and hard.

Last Sunday, the citizens gathered to protest the current administrational crisis. What they were singing while marching was “we are the champions” .

Democracy must the right for citizens to be freely kidding about their countries’ humurous situation, especially in the times when the democratic rules do not function properly.

There is this website counting the days of being “rudderless” . On this website a digital clock is ticking down for Belgium to oust the world record 289 days of coalition formation of  current “champion” Iraq in 2009.

Belgium as “challenger” stands at 229 days  and “Outsider” Ivory coast at 61. So if Belgium continues this flow, after 60 days, she is really gonna be “the champion”..

Less politics, more music.

Check this out:

“I had to leave the house of self-importance

To doodle my first tattoo
To realize a tattoo is no more permanent
Than I am, and who
Ever said that life is suffering
I think they had their finger on the pulse of joy
Ain’t the power of transcendence
the greatest one we can employ “

Ani DiFranco

Home tweet home

16 Eyl

Garip bir kıpırtı içimde, sabahtan beri..

Hani şu midede kelebekler uçuşması hali.. Halbuki ortada ne kelebek ne de onun midem semalarnmda uçuşuna izin verecek bir kontrol kulesi var.

Ev arkadaşı da bulamadım zaten daha, sinirlenmem gerek..

Bir buraya yazmamıştım, o da oldu..

Evet, Kadıköy’deki evime arkadaş arıyorum.. Kadın dışındaki cinsler ne yazık ki babamdan veto yiyor.. (Not: hayır babam bizimle yaşamayacak) Gören, duyan, daha çok bilgi isteyen olursa, beni  nerede bulabileceklerini biliyorlar..

Arz ederim!

Guru

23 Haz

İtiraf ediyorum!

Bu yazıyı kendini moda gurusu zanneden, orada burada herhangi bir tarza sahip olmadan her markaya, her tür tasarıma, her tasarımcıya methiyeler düzen kişilere ithafen yazasım var… Kendim çok mu biliyorum!

Aslında evet!

Annemin ölümü  sonrasında farkettim ki, aylardır hemen her haftasonu Ankara’da olmama rağmen oradaki eşyalarımı karıştırmamışım. İçimden gelmediğinden.. Oysa eskiden olsa her 2-3 aylık gidişlerimde Ankara’ya götürdüğüm çantanın 5 katı büyüklüğünde bir bavulla İstanbul’a dönerdim, içini tıka basa doldurup…

İşte bu sebepledir ki şu andaki evcağızımda sadece benim kıyafetlerimin olduğu bir mini odam var (dolabın taşınamayacak kadar ağır olması da bir etken tabi)

Neyse efendim geçenlerde tüm gücümü toplayıp annemin dolabının kapağını açtım. Aramızda 26 yaş vardı ama hem beden hem de tarz anlamında söylemesi ayıp beni suya götürür susuz getirirdi kendisi.

Dolabın içi derya deniz tabi … Babamla da konuşup kıyafetlerin hiçbirini vermeme kararı aldık.  Ben özellikle iş hayatına atıldığımdan beri annemin kıyafetlerinden giymeye bayılırdım. Öyle klasik etek-ceket-gömlek üçlüsü değil tabi, cici ama şık şeyler.

Şimdi durum elbette daha farklı ama yine de huzurla giyebileceğimi hissettiğim için bana uygun gördüğüm birkaç elbise ve yazlık bluzu geçen hafta aldım. Aralarında öyle enfes şeyler var ki..

Ve annemin eşyalarını karıştırırken farkettim ki benim seneler önce aldığım ama bir türlü giymeye, kullanmaya vakit bulamadığım eşyaların olduğu bir çanta varmış. İşte aşağıda görecekleriniz seneler önce tedarik edilmiş amma velakin hiç dokunulmamış parçalardan bazıları:

Bu parmaktan geçmeli cameo bileklik İsrail’den.  1 buçuk sene önce Etsy‘den almıştım ama kıyafetle uyum konusunda -eğer dikkat edilmezse vezirken rezil olmanıza neden olabileceğinden- olur olmaz herşeyle takmaya cesaret edememiştim.  Gerçekten enfes bir duruşu var..

Bunun bir de yüzüğü ve broşunu almıştım, onları ise sıklıkla takıyorum.

Geçenlerde aynı adresi bir daha ziyaret edeyim dedim ama daha farklı ve ilginç parçalar gözüme çarpmadı.

Aşağıdaki üniversite 3. sınıftayken Ankara’da  NineWest’ten aldığım  transparan, işlemeli bir bolero.  Normalde  marka ürünlerden alışveriş yapmam ama o indirim gününde bunu alırken nasıl can çekiştiğimi hatırlıyorum. Bunca zamandır hiç giymemiş olmamın nedeni de aynı şekilde neyle uyduracağıma emin olamamış olmam olsa gerek..

Çanta H &M etiketli. Demek ki memleket hudutlarının dışından bir yerden alınmış. Senelerdir kullanmadığımdan mütevellit sanırım üniversitedeyken gittiğim Prag’dan almışım. Küçük görünüyor ama içi bir hayli derin. En azından aylardır yalnızca bez çantaları tıka basa dolduran ben, bu çantaya  herşeyi sığdırabildim. (Bu kadar gaza gelmişken çantamda mutlaka bulundurduğum şeyleri de ayrıca bir post eşliğinde sunarım)

Aşağıda gördüğünüz kesecikler ise annemden.Kendisi mi yapmış yoksa gittiği

kermeslerden birinden mi almış emin değilim. Şu anda birine makyaj malzemelerimi diğerine cep telefonu ve aksesuarlarını koyuyorum.  Gayet şık duruyorlar.

Bütün bunlar hazinenin görünen yüzünün minik bir bölümü. İlerleyen günlerde neler geçecek elime kimbilir..

Bu yazıyı yazdığıma da inanamıyorum ya.. Başımda onca iş varken hem de..

Hadi neyse..

Hatır

22 Haz

BKG (Bilkent Kültür Girişimi) adına Bersay İletişim‘in davetiyle geçtiğimiz pazar günü Topkapı Sarayı’nda geçen enfes sabahtan kalanlardan..

Son 2 ayda gördüğüm yüzlerce defter ve kalemin hatırı gönlümden ve zihnimden ne zaman silinir acaba ?

O sabaha ilişkin enfes yazı için buraya lütfen..

İroni

13 Eki

Samimi olacağım. Ne kadar üzerinden para kazanıyor olsam da, AB konusunda ne çevremdekileri ne de kendimi kandıracak kadar mesleki deformasyona  uğramış durumdayım. Bu sebeple insanlar bana en geyik “eee ne zaman giriyoruz” şeklindeki ironik soruyu sorduklarında en kibar ve politik halimi takınarak “bize bağlı” cevabını veriyorum.

Bu konunun en başından bu yana “biz”le yani Türkiye’yle, Türkiye’nin bu konuya ilişkin hevesiyle, iradesiyle ve çabasıyla ilintili olduğunu düşünüyorum. Avrupa’da kimin başa geçtiği, ne söylediği açıkçası beni çok ilgilendirmiyor. Hükümet yetkilileri ısrarla bunun bir medeniyet projesi olduğunu söyleseler de adım atma konusunda kaplumbağayı aratmayacak bir hızla ilerlemeleri inandırıcı olmadıkları izlenimi uyandırıyor.

Ortada bir irade olmalı, o kadar imza atıldı sonuçta. Anlıyorum, tüm o müktesebatı bir anda meclisten geçirmek ve uygulamaya koymak mümkün değil. Ama içlerinden bu bana daha uygun önce bunu halledeyim, ardından daha çetrefilli konuları gündeme alayım şeklinde bir oradan bir buradan ilerlemeye çalışmak ya da ilerliyormuş gibi görünmek de saçma.

İletişim bu işin ana unsuru, hem iç hem de dış iletişim. Bu yüzden geçtiğimiz günlerde İletişim Stratejisi adı altında bir belge yayınlanması gündeme geldi. Bugün bir toplantıda Egemen Bağış’ın konuşmasını dinledim. Ardından sordum ne zaman başlıyor bu strateji diye, 1 Ocak dedi. Peki hedef kitlesi ne diye sordum. Sonuçta Türkiye AB’ye katkılarından bahsederken hep genç nüfusuna atıfta bulunuyor. Belki de ağlanacak haliyle övünüyor. Ama bakıyoruz ki AB’ye en az destek veren kesim yine ve hala gençler. Bu gidişle bu üyeliğin nimetlerinden yararlanmak bir kenara bütün külfetini taşımak zorunda kalacak bu gençleri bilinçlendirmek gerekmiyor mu dedim. Haklısın dedi, önerilerinize açığım..

Açık olmak yetmez tabi, kaale almak, uygulamaya sokmak gerek.

Bu da bir başka anımdı..

Yarın ilerleme raporu açıklanacak. Anladığım kadarıyla birtek Bakanın eline taslak metin geçmemiş.

Başkasının kendi ülken hakkında bir dizi ayrıntıyı önüne dökmesi garip bir duygu, her ne kadar bir kısmını benden bile küçük olması muhtemelen stajyerlere de yazdırsalar yine de garip yahu. Elalem senin ülkenin tabiri caizse fotoğrafını çekiyor ve “al bak” sen busun. Bana benzemek istiyorsan bunu bunu yapmalısın diyor.

Düşündükçe şaşıranlardanım..

Nice “Etkin” etkinliklere…

11 Eki

Bir organizasyon gurusu ya da etkinlik yönetimi uzmanı olmayabilirim, ancak bir izleyici, katılımcı ya da konuşmacı olarak bir etkinlik dahilinde dikkat edilmesi gereken hususlar konusunda iki üç kelam edebilirim.

Dün AB-Türkiye ilişkilerinin masaya yatırıldığı bir etkinliği takip ettim. Gözüme çarpan ve gerçekten önem verilmesi gerektiğini düşündüğüm konuları buraya yazmazsam içimde kalacak ve hazım sorunu yaşayacağım.

-Etkinlik Zamanlaması : Katıldığım etkinliğin gerçekleştiği mekanda  her ne hikmetse aynı başlıklı amma velakin daha resmi bir toplantı gerçekleşti. Bu iki etkinliğin çatışması ister istemez konuyla ilgili kişilerin ve özellikle de basının ilgisini olumsuz etkileyen bir durum. Bu sebeple bir etkinlik yapmadan önce mümkün mertebe aynı dönemde aynı ya da çevre mekanlarda (aynı oteli geçtim, semt ya da şehirde) aynı temalı ya da başlıklı başka bir etkinlik yapılıp yapılmadığını iyi araştırmak ve etkinlik yönetimine buradan başlamak gerekiyor. Benim katıldığım etkinlikte bu gözden malesef kaçırılmış.

-Programa sadık kalmak: Etkinlik öncesi katılımcılara ya da basına bir program taslağı ulaştırılır. Herkes dinlemek istediği kişileri ve zamanlamasını buna göre belirler. Siz sadece açılış konuşmalarını dinlemek için hele de haftasonu evinizden erken saatlerde yola dökülmüşken konuşmacıların 1 saat gecikmeyle çıkması rahatsız edicidir. Bunun yanı sıra program dahilinde olmayan amma velakin hatır gönül nedeniyle program dışındaki kişilerin konuşmacı olması izleyici ve katılımcıları çileden çıkarabilir. Konuyla ne kadar ilgili olursanız olun, düzenli uygulanan bir program katılımcıyı herşeyden daha çok memnun eder.

-Konuşma süreleri: Konferans, seminer, ders… hiç farketmez. Hepsinin bir süresi olmalı. Ve o süreye mümkün olduğunca uyulmalı. İnsanların kapalı bir ortamda maksimum verimle birşey dinleme ve izleme kapasiteleri yarım saati geçmeyecektir. Siz bir oturumdaki konuşmacıya program dahilinde verilen süre 30 dk. iken minimum 50 dk. süre veriyorsanız ve bunun gibi en az 3 kişi dinletmek istiyorsanız, Guantanamo yetkilileriyle görüşüp bunu onların işkence yöntemleri arasına dahil ettirebilirsiniz. Bu gerçekten konunun ilgilisi insanların ilgisini bile yıkıp geçen bir durumdur.

-Konuşmacı metinlerinin ön incelemeden geçmesi: Uluslararası bir etkinlik düzenliyorsunuz ve konu başlıklarını belirledikten sonra konunun uzmanı olduğunu düşündüğünüz kişileri davet edip konuları bildiriyorsunuz. Bu kişilere konuşma metin ya da sunumlarını hazırlamak için bir deadline verilmesi gerekir. Ardından içerikten sorumlu organizasyon ekibi bu metinleri ve sunumları tek tek incelemelidir. Neden ? Sansür uygulamak için değil elbette. İçerikten haberdar olmak ve bunu moderatör olacak kişiye sunmak ve işini kolaylaştırmak için. Moderatöre son maddede bilahere değineceğim.

Konferans sırasında sorun çıkmasını istemiyorsanız her türlü ayrıntıyı düşünmek gerekir. Bunu neden ekledim peki ? Dün gerçekleşen konferansın alt başlıklarından biri “Kıbrıs Sorunu” idi. Konunun uzmanı olarak da emekli bir büyükelçi davet edilmiş. Bu büyükelçimiz yaptığı yaklaşık 50 dakikalık konuşmada sanırım dışişleri bürokrasisinin, askeri bürokratik disiplin ve sunum üslubuna benzer bir nitelik taşımasından sanki kendi bakanlığı içinde bir brief veriyormuşçusuna Türkiye odaklık, milli menfaatler odaklı bir üslup ve sunum biçimi benimsedi. Ardından izleyici olan Yunanistan eski dışişleri bakanlığı genel sekreteri söz istedi ve bu tavrın ne kadar yanıltıcı, tek taraflı ve incitici olduğunu açıklayan az ve öz, hatta tüm konferansı en iyi şekilde özetleyen bir konuşma yaptı. Az önce söylediğim gibi bu bir uluslararası etkinlikse siz en ufak bir kelime yada cümle ya da bunu söyleyiş biçiminizle konuşmacı, ya da izleyicileri kızdırabilir, gücendirebilirsiniz.

-Karşı görüş eksikliği: Bir önceki maddeyle yakından ilgili bir husus bu. Bir oturumda tartışılan konu birden fazla aktörü gerekli kılıyorsa, örneğin Kıbrıs gibi, siz konuyu yalnızca Türkiye tarafından ele alırsanız yanılırsınız. Bu karşı tarafa olan düşmanlığı körüklemekten öteye gidemez. Siz organize edenleri de küçük düşürmekten öteye gidemez. Sağlıklı bir tartışma ortamı konunun tüm taraflarını aynı masada toplamayı gerektirir.

Dünkü etkinlikte tüm oturumlarda hükümete yönelik eleştiriler, öneriler geldi . Ancak işin ironik yanı hükümetten tek bir temsilcinin bile konferansı izlemiyor oluşuydu. Yani kısacası körler sağırlar birbirini ağırladı.

-Moderasyon: Bu önemli bir sorumluluktur. Modere eden insan kimin ne kadar süreyle konuşacağını, ne konuşacağını ana hatlarıyla da olsa bilmelidir. Önce bir sunuş yapılır ardından söz sırası verilir. 30 dk.lık konuşmanın son 10 dakikasında uyarı yapılır. 30. dk bittiğinde sürenin bittiği hatırlatılır ve özet yapılması istenir. Eğer süre aşılmaya devam ediliyorsa nazik biçimde sürenin bittiği bildirilir ve bir sonraki konuşmacıya söz verilir.(arada soru cevap kısmı da olması gerektiğinden konuşmanın normal şartlarda 25 dk.yı aşmaması gerekir) Eğer siz bir moderatör olarak zamanlama yapamıyorsanız hiç o kürsüye falan çıkmayın.

Konuşmacı olmak iyidir, yani o kürsüye çıkmak birilerine seslenmek. Derdinizi anlatmak.. Süreyi bilemezsiniz belki ama bu işin bir de izleyici kısmı var. Onları da düşünmelisiniz. Kendinizi canla başla dinletme sürenizin 15 dakika olduğunu hesaba katarak anlatmalısınız derdinizi..

Gerçekten dün,  bu  kadar üst düzey insanın katılımıyla gerçekleşen etkinliğin organizasyon anlamında tam bir fiyasko olması can sıkıcıydı. Türkiye adına da büyük bir kayıp oldu..

PS: Gündeme ilişkin aklıma takılanları “gündeme dair karalamacalar” başlığı altında ele almaya karar verdim. her zaman sevgili günlük olmaz..

Takip Et

Get every new post delivered to your Inbox.