Ekim 2009


“There’s a moment in life where you can’t recover any more from another break-up. And even if this person bugs you 60% of the time, you still can’t live without him. And even if he wakes you up every day by sneezing right in your face, well, “you love his sneezes more than anyone else’s kisses.””

Daha bu kadar büyümediğimi farkediyorum.. Bir insanla hayatı paylaşmak gerçekten zor. Hele de hayatı benim gibi “ben”ce, “bencil”ce, “kendi”nce yaşamayı seven, buna alışmış olan biri için.

Arada bir geliyorlar…

Sonra gidiyorlar…

Nasıl olacağını bildiğimi sandığım bir yoldayım. Son dönemde herşeyi biliyor olduğumun hatırlatılmasından mütevellit, korkuyorum..

Huzurumu bozacaksın diye korkuyorum, bu kadar alışmışken dinginliğe..

Reytingimiz artacak..

Peki değecek mi bunca zamana, bunca çabama ?

Yarından itibaren göreceğiz..

Garip…

Samimi olacağım. Ne kadar üzerinden para kazanıyor olsam da, AB konusunda ne çevremdekileri ne de kendimi kandıracak kadar mesleki deformasyona  uğramış durumdayım. Bu sebeple insanlar bana en geyik “eee ne zaman giriyoruz” şeklindeki ironik soruyu sorduklarında en kibar ve politik halimi takınarak “bize bağlı” cevabını veriyorum.

Bu konunun en başından bu yana “biz”le yani Türkiye’yle, Türkiye’nin bu konuya ilişkin hevesiyle, iradesiyle ve çabasıyla ilintili olduğunu düşünüyorum. Avrupa’da kimin başa geçtiği, ne söylediği açıkçası beni çok ilgilendirmiyor. Hükümet yetkilileri ısrarla bunun bir medeniyet projesi olduğunu söyleseler de adım atma konusunda kaplumbağayı aratmayacak bir hızla ilerlemeleri inandırıcı olmadıkları izlenimi uyandırıyor.

Ortada bir irade olmalı, o kadar imza atıldı sonuçta. Anlıyorum, tüm o müktesebatı bir anda meclisten geçirmek ve uygulamaya koymak mümkün değil. Ama içlerinden bu bana daha uygun önce bunu halledeyim, ardından daha çetrefilli konuları gündeme alayım şeklinde bir oradan bir buradan ilerlemeye çalışmak ya da ilerliyormuş gibi görünmek de saçma.

İletişim bu işin ana unsuru, hem iç hem de dış iletişim. Bu yüzden geçtiğimiz günlerde İletişim Stratejisi adı altında bir belge yayınlanması gündeme geldi. Bugün bir toplantıda Egemen Bağış’ın konuşmasını dinledim. Ardından sordum ne zaman başlıyor bu strateji diye, 1 Ocak dedi. Peki hedef kitlesi ne diye sordum. Sonuçta Türkiye AB’ye katkılarından bahsederken hep genç nüfusuna atıfta bulunuyor. Belki de ağlanacak haliyle övünüyor. Ama bakıyoruz ki AB’ye en az destek veren kesim yine ve hala gençler. Bu gidişle bu üyeliğin nimetlerinden yararlanmak bir kenara bütün külfetini taşımak zorunda kalacak bu gençleri bilinçlendirmek gerekmiyor mu dedim. Haklısın dedi, önerilerinize açığım..

Açık olmak yetmez tabi, kaale almak, uygulamaya sokmak gerek.

Bu da bir başka anımdı..

Yarın ilerleme raporu açıklanacak. Anladığım kadarıyla birtek Bakanın eline taslak metin geçmemiş.

Başkasının kendi ülken hakkında bir dizi ayrıntıyı önüne dökmesi garip bir duygu, her ne kadar bir kısmını benden bile küçük olması muhtemelen stajyerlere de yazdırsalar yine de garip yahu. Elalem senin ülkenin tabiri caizse fotoğrafını çekiyor ve “al bak” sen busun. Bana benzemek istiyorsan bunu bunu yapmalısın diyor.

Düşündükçe şaşıranlardanım..

Bir organizasyon gurusu ya da etkinlik yönetimi uzmanı olmayabilirim, ancak bir izleyici, katılımcı ya da konuşmacı olarak bir etkinlik dahilinde dikkat edilmesi gereken hususlar konusunda iki üç kelam edebilirim.

Dün AB-Türkiye ilişkilerinin masaya yatırıldığı bir etkinliği takip ettim. Gözüme çarpan ve gerçekten önem verilmesi gerektiğini düşündüğüm konuları buraya yazmazsam içimde kalacak ve hazım sorunu yaşayacağım.

-Etkinlik Zamanlaması : Katıldığım etkinliğin gerçekleştiği mekanda  her ne hikmetse aynı başlıklı amma velakin daha resmi bir toplantı gerçekleşti. Bu iki etkinliğin çatışması ister istemez konuyla ilgili kişilerin ve özellikle de basının ilgisini olumsuz etkileyen bir durum. Bu sebeple bir etkinlik yapmadan önce mümkün mertebe aynı dönemde aynı ya da çevre mekanlarda (aynı oteli geçtim, semt ya da şehirde) aynı temalı ya da başlıklı başka bir etkinlik yapılıp yapılmadığını iyi araştırmak ve etkinlik yönetimine buradan başlamak gerekiyor. Benim katıldığım etkinlikte bu gözden malesef kaçırılmış.

-Programa sadık kalmak: Etkinlik öncesi katılımcılara ya da basına bir program taslağı ulaştırılır. Herkes dinlemek istediği kişileri ve zamanlamasını buna göre belirler. Siz sadece açılış konuşmalarını dinlemek için hele de haftasonu evinizden erken saatlerde yola dökülmüşken konuşmacıların 1 saat gecikmeyle çıkması rahatsız edicidir. Bunun yanı sıra program dahilinde olmayan amma velakin hatır gönül nedeniyle program dışındaki kişilerin konuşmacı olması izleyici ve katılımcıları çileden çıkarabilir. Konuyla ne kadar ilgili olursanız olun, düzenli uygulanan bir program katılımcıyı herşeyden daha çok memnun eder.

-Konuşma süreleri: Konferans, seminer, ders… hiç farketmez. Hepsinin bir süresi olmalı. Ve o süreye mümkün olduğunca uyulmalı. İnsanların kapalı bir ortamda maksimum verimle birşey dinleme ve izleme kapasiteleri yarım saati geçmeyecektir. Siz bir oturumdaki konuşmacıya program dahilinde verilen süre 30 dk. iken minimum 50 dk. süre veriyorsanız ve bunun gibi en az 3 kişi dinletmek istiyorsanız, Guantanamo yetkilileriyle görüşüp bunu onların işkence yöntemleri arasına dahil ettirebilirsiniz. Bu gerçekten konunun ilgilisi insanların ilgisini bile yıkıp geçen bir durumdur.

-Konuşmacı metinlerinin ön incelemeden geçmesi: Uluslararası bir etkinlik düzenliyorsunuz ve konu başlıklarını belirledikten sonra konunun uzmanı olduğunu düşündüğünüz kişileri davet edip konuları bildiriyorsunuz. Bu kişilere konuşma metin ya da sunumlarını hazırlamak için bir deadline verilmesi gerekir. Ardından içerikten sorumlu organizasyon ekibi bu metinleri ve sunumları tek tek incelemelidir. Neden ? Sansür uygulamak için değil elbette. İçerikten haberdar olmak ve bunu moderatör olacak kişiye sunmak ve işini kolaylaştırmak için. Moderatöre son maddede bilahere değineceğim.

Konferans sırasında sorun çıkmasını istemiyorsanız her türlü ayrıntıyı düşünmek gerekir. Bunu neden ekledim peki ? Dün gerçekleşen konferansın alt başlıklarından biri “Kıbrıs Sorunu” idi. Konunun uzmanı olarak da emekli bir büyükelçi davet edilmiş. Bu büyükelçimiz yaptığı yaklaşık 50 dakikalık konuşmada sanırım dışişleri bürokrasisinin, askeri bürokratik disiplin ve sunum üslubuna benzer bir nitelik taşımasından sanki kendi bakanlığı içinde bir brief veriyormuşçusuna Türkiye odaklık, milli menfaatler odaklı bir üslup ve sunum biçimi benimsedi. Ardından izleyici olan Yunanistan eski dışişleri bakanlığı genel sekreteri söz istedi ve bu tavrın ne kadar yanıltıcı, tek taraflı ve incitici olduğunu açıklayan az ve öz, hatta tüm konferansı en iyi şekilde özetleyen bir konuşma yaptı. Az önce söylediğim gibi bu bir uluslararası etkinlikse siz en ufak bir kelime yada cümle ya da bunu söyleyiş biçiminizle konuşmacı, ya da izleyicileri kızdırabilir, gücendirebilirsiniz.

-Karşı görüş eksikliği: Bir önceki maddeyle yakından ilgili bir husus bu. Bir oturumda tartışılan konu birden fazla aktörü gerekli kılıyorsa, örneğin Kıbrıs gibi, siz konuyu yalnızca Türkiye tarafından ele alırsanız yanılırsınız. Bu karşı tarafa olan düşmanlığı körüklemekten öteye gidemez. Siz organize edenleri de küçük düşürmekten öteye gidemez. Sağlıklı bir tartışma ortamı konunun tüm taraflarını aynı masada toplamayı gerektirir.

Dünkü etkinlikte tüm oturumlarda hükümete yönelik eleştiriler, öneriler geldi . Ancak işin ironik yanı hükümetten tek bir temsilcinin bile konferansı izlemiyor oluşuydu. Yani kısacası körler sağırlar birbirini ağırladı.

-Moderasyon: Bu önemli bir sorumluluktur. Modere eden insan kimin ne kadar süreyle konuşacağını, ne konuşacağını ana hatlarıyla da olsa bilmelidir. Önce bir sunuş yapılır ardından söz sırası verilir. 30 dk.lık konuşmanın son 10 dakikasında uyarı yapılır. 30. dk bittiğinde sürenin bittiği hatırlatılır ve özet yapılması istenir. Eğer süre aşılmaya devam ediliyorsa nazik biçimde sürenin bittiği bildirilir ve bir sonraki konuşmacıya söz verilir.(arada soru cevap kısmı da olması gerektiğinden konuşmanın normal şartlarda 25 dk.yı aşmaması gerekir) Eğer siz bir moderatör olarak zamanlama yapamıyorsanız hiç o kürsüye falan çıkmayın.

Konuşmacı olmak iyidir, yani o kürsüye çıkmak birilerine seslenmek. Derdinizi anlatmak.. Süreyi bilemezsiniz belki ama bu işin bir de izleyici kısmı var. Onları da düşünmelisiniz. Kendinizi canla başla dinletme sürenizin 15 dakika olduğunu hesaba katarak anlatmalısınız derdinizi..

Gerçekten dün,  bu  kadar üst düzey insanın katılımıyla gerçekleşen etkinliğin organizasyon anlamında tam bir fiyasko olması can sıkıcıydı. Türkiye adına da büyük bir kayıp oldu..

PS: Gündeme ilişkin aklıma takılanları “gündeme dair karalamacalar” başlığı altında ele almaya karar verdim. her zaman sevgili günlük olmaz..

Acilen AB işleri yüzünden aklımdan geçenleri, başıma gelenleri yazdığım bir blog açmalıyım. Hatta üşenemsem de ingilizce yazsam.  O kadar çok malzeme o kadar çok bilgi bombardımanı var ki…

Bugün Tezelle karşı karşıya geldik mesela. Kaç sene geçti aradan, 2 hatta 3. Siyasal’da yüzümüze karşı bağırdığı zamanları hatırladım sizden bir bok olmaz diye. Bugün toplantıda karşılaşınca enteresan oldu..

Halbuki ucundan kıyısından bir bok oluyor muyuz ne..

Bünyem bu kadar şımartılmaya alışık olmadığından ters tepki verdi sanırım.

Sabah güzel bir banyonun ardından kuaföre gitme gafletinde bulundum. Kuaförlerden oldum olası hazzetmedim, o sebeple fön çektirmek dışında-ki onu da bir yılda 10 kere bile yapmam- senede 2 kere falan giderim, kesim ya da belki boya için. 2009 yılı için gündemimde ne boya ne de kesim vardı. Yalnızca son dönemde acaba saçım dalgalı olsa nasıl olur diye düşünmeye başlamıştım. Sözün özü gittim kuaföre saçlarımı maşayla dalgalandırmasını istedim. Söylemesi ayıp hiç de azımsanmayacak bir para bayıldım. Ve sonuç, elbette

“Rezalet”

Yani kuaförler iyi ya da kötü olsun farketmez beni asla daha iyi hissettiremiyorlar. Bu kazanın ardından apar topar evin yolunu tuttum. Neyse ki birkaç saat sonra o kıvır kıvır saçların havası söndü ve en azından sokağa çıkabilir bir hal aldım.

Ver elini Taksim dedim bir sergiye ve de sahaf festivaline uğrayacaktım. Ancak yalnızca ıvır zıvır alışveriş yapıp üstüne bir de enfes bir yemek yedim.

Eve dönerken bir de şarap aldım. Amma velakin 2. kadehin sonunda midemi bozdum.

Gördüğünüz üzere kendime bakmak, bünyemi şımartmak falan tamamen haram bana..

Akıllanmıyorum…

İyi mi kötü mü emin değilim ama sanırım bu bizi andırıyor..

When I met you,
I didn’t know what to do. I was tired,
I was hungry,
I fight. Now I’m away,
I write home everyday and I see you on the TV at night.
You can see that life’s for us to talk about.
You can leave whenever you want out.
You don’t relate to me,
no girl,
you don’t respect me,
no girl,
no girl. Oh yeah.
When I met you,
I didn’t know what to do,
but I noticed that I didn’t really feel.
Now you’re away,
you write home everyday. I don’t beg,
I don’t borrow,
I steal.
You don’t think that life’s for us to talk about.
You can leave whenever you want out,
you want out. Well,
you don’t relate to me,
no girl. You don’t respect me,
no girl. (you can leave when ever you want out)
And you don’t relate to me,
no girl. And you don’t respect me,
no girl. (You can leave whenever you want out)
No you don’t relate to me,
no girl. And you don’t respect me,
no girl. No girl. Yeah.