Eylül 2009


Sağım solum insan.

Evde, işte, sokakta.

Günümde, gecemde.

Ve hatta rüyamda.

Uzun zaman sonra odamdayım.

Tek başıma.

Özlemişim,

kendimle başbaşalığı.

Hiçbir şey yapmasam.

Düşünmesem.

Kendimle bile konuşmadan yatsam,

tavana bakarken,

uyuyakalsam.

Mışıl mışıl…

oh..

Güzel:

“Hayatımın peşinden koşuyorum

çitin öbür yanına geçiyor

“dur” diye haykırıyorum

beni görmeden yoluna devam ediyor

peşinde koşmaktan yoruluyorum…” Gisele

O insanla olmaz! O insanla olma! …

… demek ne kadar zor. Diyemiyorsun işte, olmuyor.

Ne kadar sonu bildiğini, görebildiğini iddia etsen de senin bildiğin gördüğün gibi bilnmiyor, görülmüyor karşıdan. Malesef..

Belki de” iyi ki”..

Yoksa hiçbirimizin ikinci bir şansı olamazdı.

Ankara hakkında kimbilir bu mecrada ne kadar çok yazıp çizdim.. Ne kadar çok anlatırsam anlatayım, ne kadar çok hakkında atıp tutarsam tutayım kimse bu kimilerine sıkıcı-gri-boş-lüzumsuz gelen şehrin bana hissettirdiklerini, düşündürdüklerini anlayamaz. Zaten birçoklarının da anlamak istediğini sanmıyorum.

Yeni bir Ankara ziyareti, yine bir şehir turu, yeni bir sürü mekan, insan..

Giderek herşey, herkes daha yabancı..

Benim Ankara’m giderek yok oluyor, elimden uçup gidiyor..

Dün S.’nin intihar ettiği haberini almam da bütün bu hislere tuz biber oldu.

Sanırım bu hale getiren hep bizler olduk bu şehri. Bir bir terkederek, arkamıza bakmadan kaçıp giderek şehrin yerle bir oluşunu hızlandırdık.

Hala Dost’a girerken önce soldaki koridora yöneliyorum, Leman’ın önünden geçerken istemsizce içeri bakıyorum, Şaman’ın yokuşundan inerken gözüm birilerini arıyor, Sakal’ın yıkılışı içimi acıtıyor, yeni mekanı sinirimi bozuyor.Kızılırmak sinemasında gösterilen filmler artık hiçbir özellik taşımıyor. Ve ben her yerde tanıdık yüzler arıyorum..

Ama nafile.. Herkes gitmiş, şehir bitmiş.

İstanbul’u da böyle yüzüstü bırakabilir miyim, bilemiyorum..

Aşk acısının insan bünyesinde açtığı hasar,  kişiye göre farklı biçimlerde dışa yansıyor. Kiminin canını, “sevilmemek” daha çok acıtırken, kimini “terkedilmek” yıkıyor, kimini ise “susmak”. Ama ne olursa olsun bütün bunların acısı er ya da geç “dil”e dökülüyor. Belki sıcağı sıcağına, belki de seneler sonra…

Ayşe Arman Gizem Soysaldı’yla görüşmüş. Gizem’i siyasaldan tanırım, birlikte birçok ders aldık, not alışverişi yaptık. Yakından tanımıyorum ama gerçekten hoş bir kız olduğunu hatırlıyorum. Hoşluğu o melez görünümünden değil,  duruşundan, konuşmasından da geliyordu. Ayrıca benim gibi bir kırtasiye canavarı olduğundan, kalem ve defterleri de pek hoş olurdu. Benden bir sene önce okula başlamış ama o yıl  derslere yeterince vakit ayıramadığından alttan bir sürü ders bırakmıştı. Ama ikinci seneden itibaren gösterdiği azimle okulu tam vaktinde bitirdiğini de hatırlıyorum.

Okulda ona ilişkin zihnime kazınan son kare Halit Ergenç’in ders çıkışında onu beklediği ve birbirlerine sarıldıkları an. Sonrasında hikaye biliniyor zaten..

Evlilik, aile içinde üstüste yaşanan sorunlar ve boşanma. Ardından gelen yeni evlilik konusu ve bebek..

Bu süre zarfında hiç sesinin çıkmamasına şaşırmıştım ve ben de birçokları gibi “nasıl bu kadar içine atabildi” diye düşündüm. Öfkesini kontrol edebildi, sesini çıkarmadı ve sanki herşeyi çok iyi hazmedebilmiş gibi hayatına, hem de memleketi İzmir değil, eski eşinin yaşadığı İstanbul’da sürdürme kararı aldı.

Armanla röportajında, Halit Ergenç’in kendi acısını Gizemle olan ilişkisini yıpratarak hafiflettiğini söylemiş, belki de..

Bir yandan çok tanıdık, bir yandan çok ürkütücü olaylar bunlar. Göz önünde olan insanlarla yaşanan ilişkilerin acısı da tedavisi de daha ağır oluyor. Bu sebeple ne kadar ışıltılı pırıltılı görülseler de korkutuyor..

Oyunculuk yapmak istemesi mevzusunu gerçekten bilemiyorum, yakından tanımadığım için hatırlamıyorum da.. Şimdi telefonuma baktım da adına 2 farklı numara kayıtlı, not ve sınav sorusu alışverişinden ibaret arkadaşlığımızdan tek arta kalan.

Neden yazdığımı da söyleyeyim bu yazıyı. Üzüldüm çünkü. Elini, yüzünü bildiğiniz insanlar onu hiç tanımayan insanların gözünün önünde üzülünce daha acı oluyor.

Umarım röportajda dediği gibi daha iyidir.

Bu aralar pek bir havalardayım, canlı yayına çıkmalar falan. Kendimi izledim bugün, korktuğum gibi çıkmadığı için devamını getirebilirim sanırım (kendi kendine gelin-güvey olma sendromu).. Ama izlemeden önce uzun süre düşündüğümü, CD’yi hiç açmadan çekmecenin derinliklerine atıp atmama konusunda tereddüt ettiğimi itiraf etmeliyim. Neyse korkumu yendim nihayet. Umduğumdan iyi. Ezgiyle diğer video ve  TV projelerimize yoğunlaşabiliriz.

Havalarda olmamın bir başka nedeni de bizim bu yarışma mevzusu. O 10 dakikalık röportajın sonunda Brükseldeki ekipten bile daha fazla aday çıkarmış olmak ve üstüne büyük patrondan ve tüm Brüksel ekibinden tebrik mesajları almak bir taraflarımı fazlasıyla kaldırdı.

Bütün bunların üstüne bir de jüri üyeliği mevzusu eklendi. Elimizde çeşit çeşit proje var ve bunlar arasında en iyi 3ü seçmemiz gerekiyor. Önce ilk 10a indireyim dedim ama henüz becerebilmiş değilim..

Ama farkettim ki bunun da havası ayrı.

Hava-cıva !

ZG’nin akşam ettiği laflar kulağımda çınlıyor, neden bu kadar hoşuma gitti anlamış değilim.. Sürpriz, acaba?

Yıl 2006, gün bugün. Çok saçma olmuş, neyse..

Bugün bir televizyon programına katıldım…

Canlı olduğundan kendimi izleyemedim ama olsun..

Bu da böyle bir anımdı! Ahahaha!

Vatandaşların afet ve kriz anlarında kendi devletlerinden ümidi kestiğini söylediği an, o ülkede çok ciddi sorunlar olduğunun su yüzüne çıktığı andır.

Kimileri su altında kalır.. Kimileri su yüzüne çıkar..

Ama herşeye rağmen su yolunu bulur, su testisi su yolunda kırılır..

Şu anda öyle bir halet-i ruhiyedeyim ki, herkese anlatmak istiyorum.. ama sonrasında “ya rezil olursam” korkusu yüzünden sus pus oluyorum..

Aaa heyecanlı mıyım neyim…