Ağustos 2009


Bir süre senden haber alamayıp hiç ummadığım anda sesini duyduğumda kalbim ağzımdan çıkacakmış gibi oluyor..Elim kolum titriyor. Zaten ince olan sesim daha da inceliyor..

Evet..

Hala ..

Vay anasını!

La_petita_Mireia_by_complejoTam üç sene önce bugün açmışım bu blogu.

O zamanlar nasıl bir ruh hali içerisinde olduğumu çok iyi hatırlıyorum. Üniversitede 3. sınıf yeni bitmiş, son sınıf telaşı.. Ne yapacağım, nerede olacağım..”Neden yanımda değilsin, neden yanında olamıyorum” karmaşası.. “Seni anlamıyorum, beni anlatamıyorum”un acısı.. Ve sevgili günlük notları..

Ardından İstanbul aşkı . Aşkın İstanbul demek olduğu zamanlar . Güzel günler, az stresli – bol eğlenceli..

Ve ilk büyük ayrılık.. Londra günleri . Londralı günlerim.. Bol kahkahalı, bol eğlenceli ama bol özlemli ve bol gözyaşlı..

İstanbul’a dönüş. Yerleşmek, hayalim..

İlk tam zamanlı iş deneyimi. Sıkıntılı.

İkinci büyük ayrılık. Rol değişimi. Sancılı..

İşe alışma, eğlenmeye başlama.

Üç yıl..

Aradan geçen zamana sığdırdıklarımı göz önünde bulundurduğumda neredeyse bir ömür gibi..

İkinci büyük ayrılık bitiyor, az kaldı..  3 yıl içinde değişmiş olmalıyım. Ama sanki benden çok çevremdekiler değişti, bazen karşımdakileri tanıyamıyorum..

Tek korkumsa artık bir idealimin olmaması. Şu vakte kadar ne istediysem oldu, aklımdan ne geçirdiysem. Sanki ötesi yok. Saçma.. Tıpkı resimdeki gibi oturmuş, beklemedeyim..

Bu bir şans mı yoksa lanet mi..

Bilemedim..

3 yıl önce bugün yazdıklarım burada.

Yeni bir bölüm açmaya karar verdim, aslında sırf bu mevzu için ayrı çerezlik bir mikro blog da açabilirim, henüz netleşmiş değil kafamda..

Tema şu:

Şu hayatta yaşadığım her olayın ardından çıkardığım derslerin bir kulağımdan girip ötekinden çıkmasını konu alan cümleler, bazen yazılar toplanacak bu başlık altında. Kısacası bir türlü akıllanmadığım mevzular bunlar. Akıllanamadığım..

Misal, birkaç tane yazayım

“Bu son” diyen insanlara inanmaya devam ediyorum, bıkmadan usanmadan üzülmeme rağmen.”

“Kendime gösterilmeyeceğini adım gibi bildiğim fedekarlığı karşımdaki insana yapıyorum ve (guess what) akıllanmıyorum”

“Bir daha kredi kartı kullanmayacağım, kullansam da taksit yaptırmayacağım” demekten ve aksini yapmaktan sıkılmıyorum”

gibi gibi..

Bundan böyle bu ve benzeri yazılar “akıllandıramadıklarımızdan mısınız” başlığı altında.

Asıl gündemime dönecek olursam:

“Çok kez yapmamasını söylememe rağmen yine de bana küsen, arayıp sormayan şahısları merak etmeye devam ediyorum, zira bir türlü akıllanamıyorum, “huylu huyundan vazgeçmez” bunu zihnime kazıyamıyorum.”

Sonradan gelen edit: “Meğersem bu kez küsmemişmiş.”

Dün Alman bir hanım kızımızdan öğrendiğim trivia:

“Eğer içki içerken masadaki herkesin gözünün içine bakarak kadehleri tokuşturmazsan önündeki 7 yıl kötü seks yaşarmışsın”

Ne manyak batıl inançları var insanların yahu..

n543320080_2186213_755

İnsanın hayatında en az bir kişi olmalı..

Yıllarca bir araya gelemeseniz,

Aylarca sesini duyamasanız,

n543320080_202531_3605

Ya da günlerce “tweet”leşemeseniz bile,

n543320080_517240_148

Bir sonraki rastlaşmanızda aradan geçen zamanı umursamadan, kaldığınız yerden devam edebileceğiniz biri..

3206_111235845080_543320080_2896131_8025469_n

Kırılmadan, küsmeden, iğnelemeden..

Dostlukların varlığına inandıran insanlar bunlar..

Ve iyi ki varlar!

19082009031

Bugün ciddi ciddi şu “sevgili günlük” hallerimi eskiden olduğu gibi elle tutulur bir forma büründürmem gerektiğini düşündüm..

İlkokul 4. sınıfta dedemin ölümüyle birlikte sadece kendimin anlayabileceği bir alfabe uydurmuştum. Harfleri -sonradan yaşayacaklarım sanki önceden biliniyormuş gibi- kiril alfabesinden hallice…O dönem dolma kaleme olan aşkımın başladığı günlerdi aynı zamanda.. Hala da kopamadık birbirimizden..

Kirili öğrenince baktım benim alfabeyle karışıyor, okulda aklım bir benimkine bir gerçek kirile gidiyor. O sebeple bir süre sonra kendi uydurduğumu bırakıp herşeyi kiril alfabesinde yazmaya başladım. El yazısını okumak zordur bu alfabeyle, o sebeple dili bilen biri olsa bile eline geçen defterlerde yazanları çözmesi vakit alır.. Hele de kendimce uydurduğum “ö”, “ü”, yumuşak g leri hesaba katarsak..

Dedemin öldüğü  andan itibaren kendimle başbaşayken bile utana sıkıla döktüm içimdekileri defterlere..

Defter dediysem de öyle elime geçen sıradan kağıt parçalarına değil. Ayrı bir ritüeldi defter seçimi. Kolay kolay beğenmezdim..

En son defterimi hala gittiğim her şehre  götürüyorum, kapağında Klimt’in “öpücüğü” olan bir teneues.

Attığım son tarih 2006 yılının nisanı.. O zamanlar bu blog işine iyiden iyiye merak salmıştım. Demek ki o zamanında kendinden utanan sıkılan ve çekinen ben , artık düşündüklerimi başkalarının görmesinden rahatsız olmamayı da öğrenmişim..

Şimdi bakıyorum da gerçekten Nisan 2006′dan sonra da tek bir çizik atılmamış deftere..

O gün bugündür başıma gelenleri, canımı sıkanları, yakanları bazen gizli kapaklı, bazen de alenen yazıp çizmişim..

Son dönemde bu işlerin de çığrından çıktığını gözlemliyorum. Artık blog değil, mikro bloglarla yaşar olduk. Fast-food gibi. Ye-iç-kalk-git yerini “oku-yaz-gönder-yorum yap”a bıraktı. Bu durum artık öyle bir hal aldı ki başım dönmeye midem de bulanmaya başladı.

Nedeni kesinlikle bu mikro bloglarda dönen muhabbetler değil, çünkü istemediğin insanı, sevmediğin içeriği takip etmeme özgürlüğü tamamen elinde..

Beni rahatsız eden olan bitenleri takip etmekte zorlanışım…

Bu sebeple ya artık elimi eteğimi çekmeliyim bu diyarlardan -ki yeni medya bağlantılı bir işle meşgul olurken bunu yapmam bir hayli zor..

Ya da öyle bir iş bulmalıyım ki benim bu mecradan elimi eteğimi çekmemi sağlasın..

Zihnimde baloncuklar uçuşuyor, özellikle de son dönemde bu ülkede yaşanan can sıkıcı olaylardan sonra…

Pis birşey yazacaktım ama..

Kendimi tuttum

Sonra durdum,

Kendime sordum

Neden diye

Kendimde değildim diye

Sinirlendim

Kendimden geçtim…

- fin -

Now I really believe  that everyone I touch is doomed to be cursed (unfortunately for ever)…

Even though I do not mean it.

Maybe it is time to say sorry.

For all your loss..

3612852231-1

Bugünkü sanatçımız Via Tania, albümümüzün adı ise “Moon Sweet Moon” , buradan erişilebilir. Kendim keşfetmeyi dilerdim ama malesef olamadı..

Via Tania demişken son dönemde memleketimizde de yeni doğan çocuklara  garip isimler konulmaya başladığını görüyorum. Misal hürriyetten b. yeni doğan kızına “kaila” ismini vermiş.. Öz türkçe olduğunu iddia etti ama açıkçası yemedim..

En azından “gökşen”den daha akılda kalıcı ve söyleyişi kolay diyerek geçiştirebildim..

shehimsheandhimAh işte bu aniden ortaya çıkan albümlerdir insanı yolundan saptıran…

Yapacaklarını, söyleyeceklerini unutturan..

Unutulması gerekenleri hatırlatan…

Söylenmemesi gerekenleri bir bir söyleten..

Zihinde baloncuklar uçuran…

Duvara bakıp hülyalara daldıran…

She& him‘den bahsediyorum efendim, “Volume 1 ” debut albümü  ”I was made for you” yla başlayıp “I should have known better”ın seksi coverıyla biterek insanı itinayla mest eder…

İnsanı hiç beklenmedik anda aşık edebilir, aşık olanın da aşkını depreştirir ya da aynı kişiye her ikisini de yaşatabilir.. Dikkatli dozda alınması tavsiye edilir..

Aman !

Not: Benim gibi bir bisiklet meraklısına yalnız bırakılmanın en anlamlı ifadesini buldurdukları – “I am alone on a bicycle for two” – ve sırf bu yüzden yüreğimi hop hop ettirdikleri için bile sevsem yeter…