Posted by Goksen Asia Jacqueline under
Sevgili Günlük Leave a Comment
Akıllanamamak ne acı şey!
Yetişkin insan yaşadıklarından ders çıkarabilme yetisi en düşük canlı olsa gerek…
Güvenme duygusuna kendine kaptırıp, dünyayı “fanustan dünyasından” ibaret sayan, olan bitenlere, kendisine söylenenlere, verilen öğütlere kulak tıkayan ve hasbelkader şu satırları okuyan tüm insanlara sesleniyorum!
Aptallık etmeyin, akıllanın!
Bu saatten sonra arkamdan iş çevrilmez demeyin!
Huylu huyundan vazgeçmez unutmayın!
Aksi halde okuduğunuz iki satır mektupla, mesajla yıkılıverirsiniz…
Posted by Goksen Asia Jacqueline under
Sevgili Günlük | Etiketler:
ankara,
iskara,
istanbul |
[2] Comments
Bugün babam, Ankara’da İstanbullu, İstanbul’da Ankaralı damgası yiyor oluşumdan yakınmama kulak misafiri oldu ve benim için “İskara”lı kavramını üretti.
Aslına bakarsanız abartmak gibi olmasın ama zaman zaman kendimi Almanya’ya göç etmiş Türkler gibi hissediyorum, ne Almanya’da kabul görmüş, ne de memleketindekilere yaranabilmiş gibi…
Şunu da itiraf etmeliyim ki ben ne Almanya’da, Fransa’da, İngiltere’de ne Elazığ’da, Urfa’da, Tekirdağ’da bu dışlanmaya maruz kaldım…
Bu Ankara-İstanbul arasındaki çekişmede ortada sıçan olmak durumu bir hayli can sıkıcı.. Halbuki ben hem Ankaralı olmaktan mutluyum hem de bir Ankaralı olarak İstanbul’da yaşamaktan..
Kısacası İskaralılık hiç de fena şey değil, yeter ki size birşey olmasın!
Michael Jackson’in olumu, acikcasi canimi acitti. Kendisi icin olup bittigimden degil, benim icin farkli anlamlara sahip olmasindan..
Ben hayatimin son iki senesinin yarisinda her sabah THriller albumu ile uyandim misal, bunun nasil bir duygu oldugunu yasamamissaniz bilemezsiniz…
Ama daha da uzucu olan yani, annemle babamin Michael Jacksonla ayni yasta olmasindan mutevellit bana yaslandiklarini bir kez daha hatirlatmis olmasi… Iste bu cok aci !
M.J nin olumu ardindan aklima Madonna ve Sezen Aksu geliyor, daha da korkuyorum..
Zira daha kanli canli dinlemeden o ikisini de kaybetmeyi bunyem kaldirmayabilir..
Onca sansasyonuna, onca tasvip etmedigim yonune ragmen avant-garde bir adamdi benim icin.. kim ne derse desin…
Daha uzun görüşler için doğru adres Alternatif İstanbul!

Tanrım bu nasıl bir sestir, nasıl bir yorumdur !
Feyza Erenmemiş, TRPLUS için hazırladığım şu aylık bültenin ekonomi ve siyaset dolu dehlizlerinden, son anda girmeye karar verdiğimiz AB projesi başvuru formlarının kasvetli havasından nasıl da çıkarıverdi beni..
Be.Berlin etkinliği kapsamında İstanbul Modern’deki bıdıbıdı etkinlikleri, ofiste yapayalnız geçecek anlara ikame etmekten zerre rahatsızlık ve pişmanlık duymamamı sağlayan büyülü ses Feyza, Ezgi’nin Günlüğü eski vokali.
Enfes bir caz albümü varmış da ben neden bilmemişim bunca zamandır, çözemedim.
Birbirinden enfes klasikleri yorumlayan bu güzeller güzeli sesten çıkan albümde favorim Aretha Franklin’in “Don’t Play That Song”.
Hatta şu anda sessizlikten istifade ederek elime kalem alıp Feyza’ya eşlik ediyormuş gibi abuk subuk mimikler sergiliyorum ayna karşısında…
“Metrobüs” gibi avant-garde bir isimle piyasaya sürülen ama aslında “bir aracın önünü açar ve yalnızca ona bir yol tahsis edersen sorunsuzca-kesintisizce ulaşım sağlarsın” gibi retro bir mantıkla işleyen bu araç son dönem tembelliğime tembellik, asabiyetime ise asabiyet katar oldu.
Sayesinde sabahları 45. dk geç uyanabildiğim ve evime toplamda 45. dk’da varabildiğim bu araçla , o meşhur vapur sevdamın bile pabucunu dama atmış bulunmaktayım. Meğersem ne uykusuna düşkün, ne tembel bir tenekeymişim..
Her ne kadar birinci duraktan da binsem ve çoğunlukla kendime oturacak bir yer de bulsam , insanların iş giriş ve çıkış saatlerindeki asabiyetlerinin üzerime sinmesine engel olamıyorum ve kendimi yanımdaki kadının kolu koluma değiyor diye istemsizce kendisine sinirli sinirli bakarken, ya da mırmır söylenirken buluyorum.
O da yetmiyor, müzik dinlerken mest olduğu her halinden belli olan çocuğa “kısar mısın şu müziğin sesini”, diyecek kadar rahatsız bir tavır sergiliyorum..
“Evlerden ırak” dediğim insan formuna dönüşmekte sınır tanımıyorum..
Posted by Goksen Asia Jacqueline under
Sevgili Günlük Leave a Comment
Zihnimi başka şeylerle meşgul ederek günlerin geçtiğini düşüyordum. Meğersem bu senden haber alabildiğim zamanlar için geçerliymiş. Zira son 2 gün 4 saattir zaman, takılmış bir cd’yi andırıyor. Belli belirsiz sesler kulağıma fısıldanıyor, ama seslerin sahibi herkes, sanki aynı saçma şeyi söylüyor.
Kalbimin atış ritmi, iş yerindeki telefonumun çalış ritmine göre değişiyor. Uzun uzun çalarsa biliyorum ki, ofisten biri arıyor. Kesik kesik çalarsa demek ki dışarıdan, dolayısıyla kalp atış ritmim de hızlanıyor. Açıyorum… ama yok.
Merakta kalmak, merakta bırakılmak, uzak kalmak, uzak olmak…
En lanetli kelimeler!
Belki anlamıyorsun ama senin canın sıkkın olsa da , beni üzüntünle üzmek istemesen de, bil ki ben senin sesinle, bana anlattıklarınla nefes alıyorum…
Posted by Goksen Asia Jacqueline under
Sevgili Günlük Leave a Comment
Karşımdaki insana nasıl davranmam gerektiğini bilemediğim anlar yer yarılsa da içine girsem istiyorum. Tıpkı dalga geçileceği, rezil edileceği aşikar olan Okan Bayülgen programlarına telefon açan kadınların çırpınışlarını izlediğim anlarda olduğu gibi.
İkisi birbirinden bir hayli farklı ama sonuç olarak bana hissettirdikleri aynı.
Birinin, hele hele çok sevdiğiniz birinin derdine çare olamamak, onu içinde bulunduğu zor durumdan kurtaracak güce sahip olamamak emin olun çok can sıkıcı, hatta yıkıcı…
Elim kolum bağlı; yüzü biraz olsun gülebilsin, hiç hazzetmediğim halde şımarsın diye bekliyorum.
Ama nafile…
Ne işe yaradığımı düşünüyorum bazen..
Belki de koca bir hiçim, ya da hiç olsam daha iyiyim..
Kim bilir !
Not: “Geçen sene bu zamanlar ne yapıyordum, ne düşünüyordum, seneye bu zamanlar ne yapıyor olacağım acaba” diye saçmalayıp dururken aklıma birşey geldi. Artık yazdığım yazıların sonuna, geçtiğimiz seneler aynı gün yazmış olduğum başka yazılar varsa ekleyeceğim. Böylece o zamanlar aklımdan neler geçiriyormuşum hatırlamış olurum. İlgilenen olursa da okur, geçer.. Pek de büyütülecek birşey değil…
Misal, işte geçen sene 14 Haziran’da yazdıklarım
//
Posted by Goksen Asia Jacqueline under
Sevgili Günlük [4] Comments
İstanbul’da yaşayan ve hergün köprüden otobüs, metrobüs ya da denizden vapur, motor gibi toplu taşıma araçlarıyla Asya ve Avrupa arasında mekik dokuyan insanların, köprünün yanı başına dikilmiş olan denize nazır villalarda yaşayan ve hele havaların da güzelleşmesiyle havuzlarında bol bol boy gösteren başka başka insanları görüp, şehri bir darbeyle ele geçirmeye çalışmamaları şaşırtıcı…
Bu gelir uçurumu insanları hiç mi rahatsız etmez ?
Birkaç gün sonra gelen ekleme: Az önce izleyici istatistiklerine bakarken, bu yazının ”sevgili günlük” klasmanına dahil olan diğer yazılara oranla çok daha fazla okunduğunu gördüm. Hatta wordpress türkiye çapında her gün belirlenen “Blog of the day” sıralamasında 64. olmuşum (Bkz: http://botd.wordpress.com/top-posts/?lang=tr ).
Neyse mevzu bu değil, madem bu kadar dertliyiz bu konuda neden daha sık dile getirmiyoruz ?
Posted by Goksen Asia Jacqueline under
Sevgili Günlük Leave a Comment
Kendimi unutuyorum seninle konuşurken, ya da aslında “ben”den bahsetmek isterken, seni dinliyor oluyorum sadece, bir bakmışım sıra bana gelmeden kapatıvermişiz ahizeyi..
Mızmızlık yapmak istiyorum; canım sıkıldı, başım ağrıyor, yoruldum demek istiyorum, tam dilimin ucuna gelecekken seni dinlemem gerektiğini düşünüp susuyorum.
Kızıyorum sana biliyorsun; sesimin tonundan, zaman zaman iğneleyici olan üslubumdan anlıyorsun, biliyorum…
Belki de hiçbir şeyi bilmiyorsun, anlamıyorsun..
Bilemiyorum
Posted by Goksen Asia Jacqueline under
Müzik-Sinema-Kitap Leave a Comment
Şans oyunlarına bel bağlamak aptallık mı ?
Bilemedim..
Son bir aydır her cumartesi akşamı belki de bu sefer bana çıkmıştır ümidiyle bir koşu sayısal loto sonuçlarına bakmayı alışkanlık haline getirmiş olan ben, o kalbimi pıt pıt attıran şapşallık halinden hayallerin bir hafta daha ertelendiğini gördüğüm mutsuzluk haline geçerken her seferinde aptallığıma doymamış olduğumu anlıyorum.
Bugün kazıkazan işine de dalarak, 50 kuruştan öteye gidemesem de tam gaz kazıdım da kazıdım..
Sonuç, elbette hüsran…
Ne diyeyim, bizi hülyalara salanlar , şansa inanmayanlar utansın..