And the days are not full enough
And the nights are not full enough
And life slips by like a field mouse
Not shaking the grass.
Ezra Pound
Nisan 29, 2009
And the days are not full enough
And the nights are not full enough
And life slips by like a field mouse
Not shaking the grass.
Ezra Pound
Nisan 26, 2009
İlaç kullanmayacağım diye direnirken anlıyorum ki, hastalık günler geçtikçe azalacağı yerde artıyor…
Bu halsizlik hali can sıkıcı, gidilecek bir dizi aktivite, ziyaret edilecek bir sürü eş, dost, aile bireyi varken, eve tıkılıp kalmak can yakıcı…
Son dönemin tek eğlencesi varsa yoksa etsy!
Nisan 20, 2009

Bir ilişkinin mağduru, bir başka ilişkisinin katili olmak zorunda mı? Hayat bu kısır döngü içerisinde mi geçip gitmeli ?
Gör, tanış, aşık ol,kıskan, alış, tap, terkedil..
Bir sonraki etapta:
Gör, tanış, aşık ol,kıskan, alış, sıkıl, terket…
Ve hoop başa dön…
Andres Maurois’nın İklimler’ini bitirdim bugün.. Kitabın başında “Bu bir kıskançlığın romanıdır. ‘Seven kıskanır’ sözü hiçbir romanda bu kadar geniş bir açıdan derinlemesine incelenmemiştir diyebiliriz” biçiminde iddialı bir giriş var. Komik denebilecek cinsten iddialı…
Ama yine de hafife almak istemem. Kitapta, 19. yüzyıl sonu- 20. yy. başında geçen aşk hikayeleri silsilesi ele alınıyor. Şaşırtıcı olan bu aşk-meşk işlerinin aradan geçen yüzyıla rağmen şimdi de benzer biçimlerde oluşu. Ya da ben geri kafalıyım ondan pek tanıdık geliyor herşey..
En hoşuma giden cümlelerden birini yazayım da postumu bitireyim:
“‘Aşk kördür’ demek yanlış. Gerçek şu ki aşk, birinde kendisince en önemli olan, çoklukla da tanımlanamayacak şeyi bulduğunu sanırsa, bütün kusurlara ya da eksiklere, çok iyi gördüğü halde, ilgisiz kalır.”
Ve belki hayatının geri kalanında bunun yaşattığı acıyı hep yüreğinde taşır…
Yeter, susuyorum.
Nisan 19, 2009
Kimi müzisyenlerin albüm kayıtları enfes, konser performansları berbat olabiliyor. Bu da benim gibi konser müdavimleri açısından bir hayli can sıkıcı oluyor haliyle..
Bu nedenle albümün dışında, sahnede parlamanın da önemli olduğunu düşünüyorum, zira az önce de söylediğim gibi, iyi bir sese ya da enstrüman çalma yeteneğine sahip olup sahnede iyi iş çıkaramamak büyük kayıp oluyor; hem sanatçı hem de izleyici açısından…
Cuma akşamı sahnede pırıl pırıl hatta giydiği kıyafete ithafen ışıl ışıl ve şıkır şıkır bir kadın, daha da ötesi bir grup izledim: Brightonlı Alice Russell ve ekibi.. Babylon’u konser mekanı olarak ergonomik bulmasam da bu kez belki umduğumdan daha az kalabalık olması, belki de uzun zamandır gece dışarı çıkmıyor oluşumun verdiği umursamazlıkla aylardan sonra Alice ve ekibinin soul-pop-funk rüzgarına kendimi kaptırdım, hatta kaybettim…
Ve bir kez daha anladım ki, sahnede parlayan insanlarla müzik ziyafeti yaşamanın alkolle karışarak ağızda ve vücutta bıraktığı tatlı-ekşi tadı hiçbir şeye değişmem…
Teşekkürler Alice !
Teşekkürler Ece !
Nisan 13, 2009

Son dönemde hayatımı idame ettirme amacımı, açıkta kalmamak, karnımı doyurabilmek ve takı alışverişi yapabilmek üçlüsü üzerine kurmuş bulunmaktayım. Tabi Etsy‘nin kimilerine göre “mucizevi”, kimilerine göre ise “müsrifi” katkılarının bu yaşayış biçimime etkisi büyük.
Zira, bu üçlüden “takı alışverişi yapabilmek” sütununun giderek diğer iki sütunun önüne geçmeye başlaması çevremde endişeyle karşılanıyor.
Bu sebeple şimdiki hayalimi, “hayatımı internet üzerinden takı satarak idame ettirebilmeyi başarmak” olarak belirledim…
Bu kez çok gaza gelmiş durumdayım.
Hem ne demişti ünlü bir büyüğümüz:
“Yes, we can!”
O halde, ”Yes, I can ! “
Nisan 10, 2009

Kavramlar ve imgelerle dolu zihin dünyamızda karşımızdakine söylemek istediklerimizi tam da aklımızdaki gibi anlatabilmeye yaklaşmanın yolu “üslup“tan geçiyor, ben şu 24 (+üç çeyrek) yılda bir tek bunu öğrenebilmişim..
Birine bir şey ödünç verirken borçlu çıkmamıza haklıyken birden kendimizi haksız konumunda buluşumuza, çok ciddi olduğumuzu düşünürken bir anda şaklaban olabilmemize tek neden işte bu üslup denen nane…
Ah şu üslubuna sahip çıkamayanlar…
Birkaç haftadır cuma akşamlarını şehirler arası seyahatlerle geçirmenin ardından bugünkü sakinlik bir hayli canımı sıktı. Bir an önce akşam olsa da eve gitsem bari..
Aslında ben bu yazıyı Aşa’nın Jailer şarkısına bağlayacaktım ama konudan bir hayli saptım sanırım.. Hepimiz aslında “eşitiz” argümanına girmeyeceğim ama yine de şarkı dikkat çekici ve akılda kalıcı. Albümün tamamı için aynı yorumu yapamam ama yine de iyi parçalar olduğunu söylemek mümkün. İşte “jailer”ın sözlerinin bir kısmı:
“I’m in chains you`re in chains too
I wear uniforms and you wear uniforms too
I’m a prisoner, you`re a prisoner too Mr Jailer oh
I have fears you have fear too
I will die, but you self go die too
Life is beautiful don`t you think so too Mr Jailer
I’m talking to you jailer
Stop calling me a prisoner
Let he who is without sin
Be the first to cast the stone Mr Jailer…”