Şubat 2009


 

beirut-march_of_the_zapotec-art

Bir nesnenin veyahut bir öznenin beklentileri karşılayamıyor oluşu, beklenti içine girenleri mi beklentiye sokanı mı daha rahatsız ediyordur acaba? Beklentiye sokanı, beklenti içine girenin beklenti içine girme nedeninden bağımsız düşünebilir miyiz ki? Peki ya beklenti içine giren, beklentiye sokanın umrunda mıdır ki?

Ben Beirut’u pekçok severim, iyi işler çıkarıp tevazu sahibi olabildiklerinden. Geçen seneki Roundhouse konseri ve sonrasında elime tutuşturulan after show parti davetiyesinin sürüklediği eğlenceyle, şu alacalı bulacalı hayatımın en renkli zamanlarından birini geçirmemi sağlamış olmaları nedeniyle gerek sempatim gerek de bekletim bir hayli yüksektir bu gruba karşı..

İlk albümle mest olmuş ama ikincisiyle biraz hayal kırıklığı yaşamış, beklediğimi alamamıştım…Dediğim gibi beklenti içine giren, beklentiye sokanın umrumda bile olmayabiliyor..Ama yine de üçüncü albüme ilişkin beklentimde bir kayıp söz konusu değil, yaklaşık bir 10 saniye sonra elime geçmiş olacak olan son Beirut albümü March of the Zapotec- Realpeople Holland’a  ilişkin fikir beyanımı ileriki bir zamana saklıyorum..

alina-orlova

Çok eski bir tartışma olsa gerek, müzisyenlerin beğeni kazanmasında söz mü müzikten önce gelir, müzik mi sözden.. Dilini hiç bilmediğiniz bir grubun yaptıklarını, ana dilinizde müzik icra eden birilerinden daha fazla sevebilmenizi mümkün kılan unsurlar nelerdir, neler olmalıdır?

Dün gece resim yapacağım bahanesiyle sabah 4′e kadar “War child heroes” dinleyip, ortaya rezalet bir çalışma çıkarmış olmanın huzursuzluğuyla yatan ve pazar sabahı saat 9′da gözünü açan ben, nasıl oldu gerçekten hatırlamadığım bir biçimde kendimi bu güzeller güzeli, Benetton reklam çekimlerinden fırlamış gibi (Ay haritası önünde çektirdiği fotoğrafa da diyecek sözüm yok) içi dışı rengarenk ama bir o kadar da aykırı olan kızımızla yanyana buldum .. Yanyana diyorum çünkü gerçekten yanıbaşımda çalıyormuş denli yakın hissettiriyor.

alina2

Litvanyalı kızımızın şarkılarının yüzde 90′ı kendi dilinde (Her ne kadar dilin Rusçayla olan yakın bağından hareketle sözlerin bir kısmını eşeleyip algılayabilsem de “sözsel” bütünlüğü yakalayamadığımı itiraf etmeliyim) . Araya sıkışan bir iki ingilizce parça var ama bu kızcağızı anlayabilmek, hissedebilmek için diline gereksinim duymadığınızı ilk bir kaç parçadan bile anlayabiliyorsunuz..

İşin içine piyano girince hep bir başka bakmışımdır, çalana söyleyene..Burada her ikisi de sevgili Alina olunca daha çok dikkat çekiyor, daha çok saygıyı hak ediyor..

 Huzurlarınızda Alina Orlova

 Böyle bir başlangıçtan sonra pazar günü dışarıda fırtına  olsa, vız gelir bana,eşe, dosta !!

war-child-heroes-2009Bir insanla gerçek bir yakınlık kurabilmenin en doğru yolunun tıpkı Haneke gibi seks ve müzik olduğunu düşünenlerdenim..

Bir insana kanımın ısınmasını sağlayan en kolay yolun seksten öte beni mest edecek, kendimden geçirecek bir müzik parçası olabilmesi fikri zaman zaman can sıkıcı olabiliyor. Çünkü o insanların günlük hayatlarında ne yaptıkları, ne işle meşgul oldukları, karakterleri  vs. hic bir önem arzetmiyor (neden arzetsin ki diye de dusunulebilir tabi)

Neyse efendim dün itibariyle hiç tanimadigim bir şahıstan, Sevgili Ezgi aracılığıyla bir albüm temin ettim: “War Child Heroes” adını taşıyan bu albüm, belki de gerçekten zamanın kült şarkılarının coverlarını içerdiğinden, belki de bu coverlar 2000′lerin en başarılı gruplarınca yorumlandığından ya da ben gerçekten  rock’a susadığımdan fazlasıyla beğenimi kazandı. Ve tabi beni bu albümle buluşturan hiç tanımadığım şahsa da sempati beslememe neden oldu.. (Ezgi’yi zaten severim, orada bir sorun yok)

Albüm, kapağında yazan “The best tracks ever

Covered by the best bands of our time

Chosen by the greatest music heroes” sözlerinin hakkını veriyor.

Hatta şöyle söyleyeyim, dün gece kanlı canlı dinlediğim Fatima “Ş”par bile gündüz elime geçen bu albümün gölgesinde kaldı…

Ah o itici ağız ve vücut hareketleri olmasaydı.

Amma velakin” Love will tear us apart again” coverı ile şaşkınlık yarattıklarını, iyiden iyiye hoşuma gittiklerini de belirtmeliyim:

Fatima Spar’s ‘love will tear us apart’ cover from onur özer on Vimeo.
.

vintage1   Hangi konuda ne denli yetenekli olduğumu denemeden nasıl bilebilirim acaba?

Kesin olmalı bir yöntemi !

Biri bana, gözlerimin içine bakıp, “evet, sen harika origami yaparsın” veyahut beni ilk gördüğü yerde elime bir sitar verip, “evet, biliyorum sen bunu harika çalarsın” , o da olmadı “senin elinden enfes kanaviçeler çıkar” demeli, ben bu aktivitelerin hiçbirini daha önce denememiş olsam da… 

Bugün sevgili ezgi sayesinde enfes bir websitesi keşfettim, aslında hiç bulaşmamam gereken cinsten: http://www.etsy.com/ 

Binbir elişi, binbir göz nuru… 

Vintage aksesuar takıntımın çığrından çıkmasını engellemek adına, kendi takı, elişi, çanta vb. aksesuarlarımı yeniden kendim yapmaya başlıyorum, uzun bir aradan sonra… Hammadde için istikamet “Tahtakale” !!

big_pic_2days_paris

 

“It’s not easy being in a relationship, much less to truly know the other one  and accept them as they are, with all their flaws and baggage. Jack confessed to me his fear of being rejected if I truly knew him,   if he showed himself totally bare to me. Jack realised after two years that he didn’t know me at all, nor did I know him. And to truly love each other we needed to know the truth about each other, even if it’s not so easy to take. So I told him the truth, which was I’d never cheated on him. And I also told him that I had just seen Mathieu that afternoon. He did not get mad at me because

nothing had happened, of course. 

I confessed the toughest thing for me was to decide to be with someone for good -the idea that this is the man I’m going to spend the rest of my life with. To decide that I will make the effort to work things out and not run off the minute there is a problem, is very difficult for me. I told him I could not be for just one man for the rest of my life. It was a lie, but I said it anyway. 

He asked me if I thought I was a squirrel,  collecting men like nuts to put away for cold winters. I thought it was quite funny. Then he said something that hurt my feelings. The tone changed drastically.   Then I misunderstood him. I thought he meant he didn’t love me any more and wanted to break up with me. 

It always fascinates me how people go from loving you madly, to nothing at all. Nothing. It hurts so much. When I feel someone will leave me I have a tendency to break up first before I get to hear the whole thing. 

Here it is. One more, one less, another wasted love story. I really loved this one. When I think that it’s over, that I’ll never see him again… Well, I’ll bump into him, we’ll meet our new boyfriend and girlfriend, act as if we had never been together. Then we’ll slowly think of each other less and less, until we forget each other completely. Almost. Always the same for me - break up, break down. Drink up, fool around, meet one guy, then another, fuck around to forget the one and only. Then after a few months of emptiness, start again to look for true love. Desperately look everywhere and, after two years of loneliness, meet a new love and swear it is the one, until that one is gone as well. 

There’s a moment in life where you can’t recover any more from another break-up. And even if this person bugs you 60% of the time, you still can’t live without him. And even if he wakes you up every day by sneezing right in your face, well, “you love his sneezes more than anyone else’s kisses.”

 

Julie Deply’den inciler…

winegonebad11 adet 375 ml Karadut şarabı,

bir koooccaman paket doritos,

bir bölümcük Lost,

koskaca bir ev,

bir adetcik kapkara saçlı “ben”…

Daha güzel bir haftasonu başlangıcı tahayyül edemiyorum…

… aslında edebiliyorum:fatima

Bir adet Fatima Spar konseri,

Bir adet kanlı canlı “kibirli ceviz”,

Dostlarla…

Önümüzdeki hafta…

Ghetto’da !!

butterfly1... a soul-hurt, a real gets-inside-you-and-rips-you-apart pain.

Yaklaşan “malum” günün anlam ve önemine ithafen Neil Gaiman’dan gelmiş olsun..

sobe

Kendimi, içimdeki bir başka “ben”le aldatıyor oluşum, tüm bu olanlara seyirci kalışım, dışarıdan gelen eleştirilere kulak tıkayışım, içim, dışım, sağım, solum…

En iyisi “Sobe” !

gadget-mp3-player-casseteMuzik dinlemek hayatimda kendimi bildigimden bu yana hic aksatmadan yapabildigim sanirim tek aktivite, belki de en enderlerinden biri…

Su yirmi dort (rakamla 24) yillik hayatim, muzik dunyasindaki teknolojik gelismeleri yakinen takip etme sansina sahip oldu.

Misal, kucuklugumde teyzemin evindeki pikap ve plaklar ilk gordugum muzik dinleme araclari oldu ki hala kendime ait bir pikabim olmamasina ragmen ordan burdan toparladigim plakara bakarak kendimi nedense pek hos hissederim..

Kaset devri her 80′lerde dogmus ve 90′larda cocukluk ve gencligini gecirmis insanlar acisindan bir devrim, bir fenomen olmustur. Ilk walkmanimi edindigim zamani hatirliyorum da dunyalar benim olmustu. Panasonic walkmanim daha sonra elimde parcalanmis ardindan babamin son teknoloji harikasi ses kaydi yapabilen dijital AIWA marka walkmanine ortak olmus hatta bir sure sonra zimmetime gecirmeyi de basarmistim. Yas 14-15 olsa gerek, ilk yabanci muzik deneyimlerim de kasetle basladi diyebilirim Hatta cok net hatirliyorum elime gecen ilk yabanci kaset Kiss’in MTV UNplugged albumu olmustu. Ileride yaslandigimde ordan buradan topladigim esyalar evimin cop ev damgasi yemesine neden olacagindan bu kaset de elbet cikacaktir bir yerlerden diye tahmin ediyorum.

Ardindan Compact Disc donemi basladi hayatimizda.. Ben teknolojideki bu gecise biraz zor adapte oldugumu itiraf etmeliyim. Aliskanliklarimdan vazgecme konusunda sikinti yasadigim bu konuda da acikca ortaya cikiyor. Bu teknolojiyi evimize ilk sokan sahis benden dort (rakamla 4) yas kucuk kardesim oldu,. Ben buyuk bir direnc gosterdigimi hatirliyorum. O zamanlar Orta Asya ulkelerinden birinde lisede okuyordum ve ne yalan soyleyeyim cd calara da ihtiyacim yoktu. Oradaki en populer aktivite hala ogrencilerin birbirine kaset kaydi yapip hediye etmeleriydi.Ama benim teknoloji canlisi minik kardesim taa Turkiye’den cd calar getirtmis ustune de durmadan cd siparisinde bulunmustu 2 yil boyunca..

Turkiye’ye dondugumde anladim ki cd sektorune uyum saglamak icin bir hayli geride kalmisim. Ilk cd playerima universite 2. sinifta sahip oldum, ardindan geldi cd alisverisleri..

Ama bu olaya tam adapte olamadan mp3 devri girdi hayata.. Yil 2004 sanirim. ben harcliklarimla ilk mp3 playerimi satin almayi basarmisim, Ankara’daki amerikan pazarindan. Gercekten pek bir sirindi, sony’nin bean denen biraz fazlaca hormonlanmis fasulye gorunumundeki mini mini bir akilli iki aleti..

Bu saatten sonra iflah olmadim zaten, ardi ardina alinan cd’ler, mp3 e donusturmeler, playera yuklemeler. Eski calardan sikilip hemen yenisini arastirmalar vs.. Son olarak gecen sene londra’dan aldigim ve performansindan bir hayli memnun oldugum Creative Zen’imle mutlu mesut yasamimi idame ettirirken bir sure sonra cd playerin eksikligini hissettigimi farkettim hayatimda.

Londra benim icin cd cennetiydi. Ucuz album satan envai cesit record markette saatlerce vakit gecirip onlarca cd yle eve dondugumu hatirliyorum. Konuya iliskin lutfen bkz: Flopp

Onca cd yi eve gelip bilgisayara aktarip ardindan mp3 playera yuklemek tam anlamiyla bir iskenceye donustu bir sure sonra ve bir discman edinmeye karar verdim nihayetinde..

Girdgim her dukkanda “artik discman satmiyoruz” cevabini almam ve ozellikle bir dukkan sahibi tarafindan “hang devirde yasiyorsun sen” baslikli ve “cd is dead, long live mp3″ finalli bir vaaz dinledikten sonra amacima orada ulasamayacagimi anlayip, hevesim kursagimda dondum evime, ardindan da Turkiye’ye..

Sadede geleyim, su anda bir hayli mutluyum cunku az once Ankara’daki evimde yillar once aldigim discman ve cd’lerimi buldum. Hem de seneler once cok sevdigim bir dostumla takas ettigimiz sari cd cantasinin icinde..

Ileride neler olacagini az cok tahmin ediyorum. Cd’ler piyasadan tamamen kalkacak ve minik usb ya da sd’ler icinde music marketlerde yerini alacak albumler, ama elbette asil satis yine internetten yapilacak..

Ama ne olursa olsun, siz siz olun teknoloji atlamayin, her birini sindire sindire kullanin, somurun ki ileride iciniz buruk olmasin.. Benim gibi sonradan ironik bir bicimde “nostalji duskunu” veyahut “old-fashioned” vb. yaftalara maruz kalmayin..

Bu biraz da seye benziyor, gercek feodal yasami pas gecerek vahsi kapitalizme ayak uydurmaya calisan bir toplumun can cekismeleri.

Tanidik gelmis olabilir mi??

kestane1Az önce garip bir olay yaşadım…

Tam eve gelirken, Rex’in yanından geçiyordum ki bir anda gözüme sinemanın önündeki kestane tezgahı çarptı. Güzel kokulu, közde pişen kestaneler…

Usulca yaklaştım kestaneci amcanın yanına, amca “buyrun efendim” dedi, ben de en şirin halimi takınıp, “bir tanesinin tadına bakabilir miyim?” diye sordum..

Adamcağız, anlamamış bir ifade takındı, “efendim?” dedi. Ben de sorumu yineledim ama adam duymamış gibi davrandı, şansımı son bir kez daha denedim ve en sonunda bir cevap alabildim. Adam güler bir ifadeyle, “yok” dedi. O anda suratımda nasıl bir ifade oluştu gerçekten görmek isterdim. Bu sefer ben anlamamış gibi adama “pardon?” dedim. O da “yok olmaz” cevabını verdi tekrar. Bu sefer şapşal bir ifadeyle “ciddisiniz galiba?” gibi bir tümce kuruverdim ama adam “ciddiyim tabi” deyince olayın vehametini gerçekten kavradım…

“Neden, güvenmiyor musunuz kestanelerinize?” diye soracak oldum, adam “alacaksan al, almayacaksan iyi akşamlar” dedi ve beni resmen tezgahından kovdu…

“Bu da böyle bir anımdır” diyerek uzaklaştım ve anladım ki, bu memlekette bu şekilde davranacak insanlar yalnızca İstanbul’da ikamet edebilir. Bu şehir insanı işte bu hale getirir…

Yazık…

Sonraki Sayfa »