Ağustos 2008


Dun ecenin soyledikleri bir hayli dusundurdu beni.. Gercekten hayatimin akisini etkileyen iki unsur uzaklik ve asabiyet olabilir mi?

Dogdugumdan bu yana bilincaltima yerlesen kisiler, ortak ozellikleri ve hayatimin beni ordan oraya surukleyen gidisati..

Uzakliklar, ozlemler, kavusmalar, asabiyet krizleri…

Biraz daha dusunmeliyim !

Evet, Londra’ya ayağımı sürüye sürüye gittiğimi gayet iyi biliyordum, amma velakin sonuçlarını herkes için aynı dönemde göreceğimi bu denli tahmin etmemiştim.

Herkes bu sene ve nedense herkes master için Londra’ya gider oldu :) “Benim zamanımda..” veyahut “Ben gençken..” geyiklerine girmeyeceğim kesinlikle ama cidden benim zamanımda -ki bir sene önce bu zamanlara tekabül etmekte- bu kadar popüler miydi bu memleket, bilmiyorum. Veyhaut ben kendimi İstanbul sevdasına kaptırdığımdan, etrafıma bir at gözlüğüyle bakıp, sanki zorla gönderiliyormuşum misali “istemem, yan cebime koy” edasıyla mevzuya yaklaşıp, Londra’nın bu denli önemli bir memleket olduğunu idrak edemediğimden bana fıtbıs -O.B.’min kulaklarını çınlatarak -bir durummuş gibi geliyordu her nedense.

Aldığım paraları çatır çatır harcamış, hatta halen harcamakta olan biri olarak diyebilirim ki, burslu giden arkadaşlarım cidden şanslısınız. Hele bi de aileniz de zenginse havalarda uçmalısınız, zira burslar genelde yetmez.. Ama baba ve anne bankasından kredi alarak gidiyorsanız, demek ki bir güvenceniz var, o zaman yine şanslısınız, benim gibi anasından babasından para istemeye utanan biri değilseniz bokunu çıkarın demeliyim..

Londra yolcuları yakınlarda daha da güncellemeyi düşündüğüm:

http://ohshitivegotthatbritishaccent.blogspot.com adlı bloguma göz atabilirsiniz.

İçim dışıma çıkar oldu, sürekli özlem kusuyorum , sıklığı giderek artan bir biçimde… Yüzünü güldürmek için şaklaban olan benim asık suratımda tebessüm açsın diye telefonun kilometrelerce uzağından söylediklerin, yaptıkların… Neden yapıyoruz ki diyorum, yapmayalım mı diye soruyorsun? Bırak diyorsun, yapamam diyorum.. Canım acıyor diyorum, dayan diyorsun…
Seni üzüyorum istemeden diyorsun, biliyorum demekle yetiniyorum. Halbuki benim seni daha fazla üzdüğümden bihaber yaşayıp gidiyorsun..

Var mısın, yok musun, hayatıma, hayatınla?

İçim sıkılıyor, hayırdır inşallah !

Farazi dünyada, insanları takdir edemediğime kanaat getirdim şu kazık kadar halimle. Artık üşengeçliğimden mi, kıskançlığımdan mı çözemiyorum. Nereden bu kanıya vardığıma gelecek olursak;

İlk olarak, sözlükte çok beğendiğim entrileri yalnızca okuyup geçiştirdiğimi, bir oylama işlemine girişmediğimi anlamamla başladı bu tespit. Yerlere yatıyor olsam da gülmekten, zihnimi bulandırıp, algı sınırlarımı zorlayıp vay be ne güzel yazmış desem de, takdir etme yetimi faaliyete geçiremiyorum.

Aynı şeyi stumble upon denen nanede de yaptığımı az önce idrak ettim. Hayır elime mi yapışır, bir thumbs up yapsam, bir mesaj atsam helal olsun nereden buldun bunu, müthiş, desem… Yok, varsa yoksa kendim !

Pazar pazar sinirlerim bozuldu.. Bu özelliğimi değiştirmem gerek…

Soruyorum kendime, ne bok yemeye döndüm ki ben diye? Özellikle şu sıralar fazlasıysla zihnimi bulandıran bir mevzu. Hayatın; hayatımın, hayatının, hayatlarımızın sürprizlerle -iyi veyahut kötü farketmez- dolu oluşu iyiden iyiye canımı sıkıyor.

Evet param bitti ondan döndüm, evet birilerini bekletmekten yoruldum ondan döndüm, evet orada iş bulmaya çabalamak yerine burada bulduğum işte deneyim kazanmak ve sonrasında geri dönebilmek için döndüm vs. vs…

Peki noldu ! Evet kısmen ektiklerimi biçtim. Peki derdim İstanbul muymuş, başka bir şey mi, başka bir insan mı?

Ben bu şehri eskiden daha güzel yaşardım sanki, çıplak kalmışım gibi, elim kolum bağlı gibi, ruhsuzlaşmışım gibi, hiçbir şey yapmak istemezmişim gibi, gibi, gibi..

Çalışırken tez yazmaya çabalamanın gereksiz olduğu kanısına vardım.

Evet, denemeden bilemezdim…Artık biliyorum.

Asla tavsiye etmiyorum !

İç siyasetle dış siyasetin fazlasıyla “içli dışlı” olduğu, hatta bir yumurta-tavuk hikayesi halinde anıldığı ülkenin vatandaşlarıyız. İç ve dış politika elbette birbirinden etkilenebilecek, birbirini belirleyebilecek süreçleri içerisinde barındırıyor . Türkiye için sorunlar; çoğunlukla, biriyle ilgilenilirken diğerine üvey evlat muamelesi yapılması sebebiyle ortaya çıkıyor.

Geçtiğimiz hafta, bir süredir sesi soluğu çıkmayan Türkiye –Avrupa Birliği ilişkilerinin yeniden ivme kazanması amacıyla çalışmaların başladığına ilişkin haberler çıkmaya başladı. 3. Ulusal programımız taslak haliyle açıklandı. Geçirdiğimiz bir senenin iç politika açısından oldukça çalkantılı geçtiği aşikar. Cumhurbaşkanı seçimi, AKP’nin ha kapatıldı ha kapatılamadı sorunu, Ergenekon vs. derken Avrupa Birliği’nin ne yaptığı, bizim neler yaptığımız ya da yapamadığımız konusu gündemden tamamen çıkmıştı. İç politikayla dış politikanın aynı anda yürütülmesi gerekliliği, maalesef Türkiye tarafından tam anlamıyla kavranılmış değil.

Burada amaç Türkiye’nin AB’ye tam üye olma çabasını ya da bu çabanın gerekliliğini savunmak falan kesinlikle değil. Öğrencilik yıllarımızı hatırlayalım (sanki öğrenciliğim bitebilmiş, aradan yıllar geçmiş gibi) ; canımız bir ödev yapmak istemediğinde –ki çoğu zaman istemezdi- genellikle son güne bırakmayı tercih ederdik. O son saatlerin, dakikaların değerinin anlaşılmasıyla yetiştirme telaşının verdiği adrenalin ; o “ah keşke bir hafta önce başlasaydım” geyikleri, “anne sözü dinlemezsen böyle olur” azarları, “küçüklüğümüz”den “büyüklüğüm”üze kadar üzerimizden atamadığımız ve gerçekten Türklere özgü olduğunu düşündüğüm bir halet-i ruhiye. Türklere özgü olduğunu birebir yabancı bir hocamdan duyduğumda dumura uğradığımı hatırlıyorum.

Biz bu son dakikacılığı, “aman biri dürtmeden kılımı kıpırdatmam”cılığı çok seviyoruz işte kardeşim.. Niye böyleyiz hiçbir fikrim yok, böyle olmasaydık nasıl olurduk tahayyül dahi edemiyorum.

Neyse asıl mevzu bu Türkiye- AB ilişkileri.

Ay sonunda aslının açıklanacağı söyleniyor bu mühim ulusal programın. Şu an için feedback(geri bildirim sözü fazlasıyla canımı sıkıyor,neyse) alınmak üzere gerekli bakanlık ve kuruluşlara gönderilmiş durumda. Nedir bu ulusal program diyen elbette olur. İlki 2001, ikincisi 2003’te –ki arada bir de 2007-2013 yılları için Müktesebata Uyum Programı var- yayımlandığı, 45-50 yıllık AB geçmişimizde , tam üyelik alabilelim diye gösterdiğimiz çabaların somuta indirgenmiş hali olarak özetlenebilir. Ev ödevi diyebiliriz. Daha aslı açıklanmadan bir dizi tartışma çıktı bile; 21 milyar euroluk bir bütçe gerekiyormuş, bunun 20 küsürü sırf çevre için gerekliymiş,ne kadarını biz, ne kadarını Birlik verecekmiş; bir dizi anayasa maddesi değişikliği olabilirmiş; Lahey Uluslar arası Ceza Mahkemelerine üyelik perspektifimiz oluvermişmiş, e peki terörle mücadele eden komutanlar yargılanmalı mıymış; KDV ve ÖTV’nin tanımları değişiyormuş vs..

Aslı astarı tam olarak belli olmayan bir doküman hakkında bu kadar tartışma gereksiz bir kere. Kaldı ki metnin aslı bu olsun, tartışmalar yine de gereksiz. Daha doğrusu elbette gerekli ama içeriği bu olmamalı. Bizim Avrupa Birliği ile ilişkiler konusunda çok daha temel sorunlarımız var; en başta siyasi irade eksikliği. Neyi neden yaptığımızın gerçekten idrakında olduğumuzu sanmıyorum. Amaç nedir bilinmiyor. Literatürde ekonomik anlamda bir dev, ama siyasette bir cüce olarak lanse edilen bir örgütlenmenin içine girmeye çabalıyoruz. Bu çaba karşısında da sürekli hevesimizi kıran engellerle yüzyüze geliyoruz, aşağılanıyoruz. Bir süre yılmadan bıkmadan eller belde, giricez işte, görüceksiniz edasıyla dolaşırken; bir başka zaman AB’nin AB’sinden bahsetmez oluyoruz. Hal böyle olunca neyi ne kadar istediğimiz belli olamıyor.

Örgütlenme açısından zayıfız bir kere, AB’den kimin sorumlu olduğu maalesef meçhul. ABGS denen bir kurum vardı zamanında, Ankara’da Eskişehir yolu üzerinde Bilkent kavşağına yürüme mesafesinde, suyu elektriği kaçak olan bir binada hizmet veren, mini mini bir akıllı iki üniversite öğrencilerinin staj hayatları için pek “prestijli” bir kurum. Hala var sanırsam, ama nedense AB ilişkileriyle koordinasyon manasında tam yetkili olmayı başaramadı. Görevlerinin DTP’ye devredilmesi gündeme geldi ama DTP’de AB uzmanı insan var mıydı, vardıysa da kaldı mı?

Daha fazla uzatmayayım; biz ölüp bitiyor muyuz kardeşim bu AB mevzusuna, hmm? Yurtdışına çıktığımda bana yöneltilen; “sizde uğraşıp duruyorsunuz AB’ye girmek için ama bir şey olduğu yok, nereye varacak bu durum”, sorusundan bir hayli sıkılmış durumdayım. İstemiyoruz ki desem, yalan olacak. Evet ölüp bitiyoruz desem, e neden Kıbrısla ilgili sorunları çözmüyorsunuzi neden şunu kabul etmiyorsunuz bilmem ne, bir dizi sorgu sual. Başlıklar açılamıyor, açılacak olsalar, yok altyapı eksikliği, yok her üye tarafından onay alınması vs. gibi binbir prosedür sebebiyle geciktikçe gecikiyor.

Can sıkan konu şu; neden birilerinin bizi dürtmesi gerekiyor ki, gerekli düzenlemeleri yapmak için. Biliyorum çok klişe bir soru bu, neden kendi kendimize ilerleme kaydedemiyoruz? Neden şöyle bir oturup, düşünüp, sorunumuz şu, yapabileceklerimiz bunlar, hadi yapalım, diyemiyoruz? ,

Cevap basit gibi : Neden bir başımıza kaldığımızda ödev yapmak, ders çalışmak yerine Televizyon izlemeyi, internette dolaşmayı istiyorsak, işte bu yüzden olsa gerek diye düşünüyorum ama saçmaladığımı düşünüp susuyorum.

Bakalım yine AB dolu günler geliyor olacak, ne olacak ne bitecek, ne kadar gündemde kalacak, göreceğiz…

Ne kadar doluymuşum meğersem, kustum resmen içimdekileri..

Haftalar sonra hala ağlamak istiyorum,

“neden” diye haykırmak istiyorum !

Sahi neden?

Merak !

İnsanı rezil de ediyor, vezir de!

Hissediyor olabilir misin ?

O kadar çok “şeyim”i biliyor olabilirsiniz ki…
Halbuki en yakınımdakilar hiçbir “şeyim”i bilememekten şikayetçi !

Nasıl bir çelişkidir ki bu!

Ne o sana, ne ben ona, ne de sen bir başkasına güvenebilirsin şu hayatta.. Yüzüstü bırakılmalarla geçiyor zaman.Verilen vaadlere karşı tutulmayan sözler. Çıkar uğruna içine girilen türlü eziklikler. Sevgi uğruna görülmek istenmeyen çirkinlikler…

Seni seviyorum demektense, senin için şunu yaptım değerini anla lütfen demek (ve lütfen sen de bana değer ver ,demeye çalışmak ) nedense hep daha anlamlı gelmiştir.

Sinirliyim sanırım..