Şubat 2007


Efendim benim bir arkadaşım var, ismi lazım değil, pek severim, sayarım kendisini.. Kafası çalışır, okur,yazar, en önemlisi düşünür..Cidden düşünür. Daha çok severim o yüzden. Bir de aşıktır, öyle böyle değil cidden aşıktır, aşkın araya okyanuslar girse bile olabileceğinin kanıtıdır benim için, ilişkinin ailelerin itirazına, araya giren başka şahıslara rağmen sürebileceğinin kanıtıdır.

Neyse uzatmayayaım asıl mevzu bu değil. Sorun şu ki ben bu adamla vakit geçirince bambaşka halet-i ruhiyeler içerisine giriyorum.Neden diyeceksiniz, anlatayım..

Kendisi aslen Ankaralı olmasa da yıllarını burada geçirdiğinden hem olduğu yerin hem de güzide Ankaramızın şivesini çok iyi bilir, konuşur, yakıştırır da. “la bebe”, “la mal” kavramlarına sayesinde ben de aşinayım. Ne zaman onunla vakit geçirsek, yalnız ya da kalabalıkta iki kelam etsek ben bütün gün evde sokakta telefonda internette, “he la”, “la mal la”, “la bebeye bak la” vb. tabirler kullanmaya başlarım. Muhattabım olan kişi bizim camiadansa (mesela ismi lazım olan Gülcansa sorun yaşamam, o her daim öyle konuşur zaten, anlamaz benim durumumdaki değişikliği) sorun yaşanmaz ama uygunsuz şahıslar için kullanırsam akıllarında binbir farklı izlenim bırakırım.

Misal, babamla, geçenlerde telefonda konuşurken, tv’de programa çıkmış bir hocamdan bahsediyorduk ve bir anda ağzımdan “o mal la” tabiri çıktığında adamcağız sanırım bir 30 saniye ses vermedi. Ben de ne diyeceğimi bilemedim. Adamcağız beni bu yaşa kadar el bebek gül bebek büyütmüş, minikkenki erkeksi tavırlarım dışında gayet mütevazı şirin görünümlü cicili bicili bir kız çocuğu yetiştirmiş, benim yaptığıma bak..

Buna benzer bir durum bundan 3 sene önce okula gitmeden önce evin kapısının önünde yaşanmıştı. Kendisi işe arabayla, bense otobüsle gittiğimden oldukça spontan bir biçimde ağzımdan “oh bin sen arabana, ben de -sıkış tıkış yerine- sikiş tikiş giderim artık” demiştim de evde bir süre soğuk savaş rüzgarları esmişti. Ağzımdan yanlışlıkla (!!) çıktığını anlatana kadar imanım gevremişti.

Neyse efendim, suçlusu o başta bahsettiğim arkadaşımdır, canımdır, dostumdur. Dediğim gibi severim bebeyi…

Şimdi bunu niye anlattım ki, bilemedim, yok aslında ben kibar bir insanımdır da çevrem kötü demek için mi, yoo.. Can sıkıntısı işte..

Aynı anda 7 kitap okumaya çalışıyorum, ilk bitene eskiz yapıcam..

CETAD (Cinsel Eğitim, Tedavi ve Araştırma Derneği) kadın cinselliği dosyasını açıklamış; açıklansın, buna sözüm yok. Ancak açıklanan herşeyin ardından lütfen pratiğe ilişkin birşeyler de yapıldığını göstersinler. Cinsel hazzın bir insan hakkı olduğu, bu sebeple kadının da en doğal haklarından biri olduğunun kabul edilmesi gerektiğine vurgu yapılmış, oh ne güzel, yapılsın.. Yapılsın ama ardından yazılı, görsel ve/veyahut işitsel medyada “Sevgilisiyle birlikte olduğu ailesi tarafından öğrenilen C.S. çöplükte ölü bulundu”, “Kocasından 42 yaş küçük H.T. kocası tarafından tecavüze uğradığı iddiasıyla başvurduğu yargıdan eli boş döndü”, “Töre cinayetine bir kurban daha”, “Tecavüze uğramasının ardından dağa çıkıp terörist güçlere sığındığı tahmin edilen F.Ö.’den bir daha haber alınamadı” vb. haberlere rastlamayalım, rastladığımızda şaşıralım. Bu kadınları başlarına gelenlerden dolayı kınayıp, ayıplayacağımız yerde suçlu ya da haksız olanın kendileri olmadıklarına ikna edelim, ikna edelim ki kendilerine güvenleri gelsin, böylece tutunacak bir dalları olsun ki kendilerini savunabilsinler, haklı ve suçsuz olduklarını önce kendilerine sonra da çevrelerindekilere belletsinler.

“Son kale”m olan biricik kuzenim Emilik’i de evlilik müessesesine kurban ediyorum, sıra bana geliyor yavaştan yavaştan.. Ama daha yapacak çok şeyim var, tutmasın beni kimse. Ya da tamam hadi tutan tutmaya devam etsin de çok sıkı olmasın.. Susuyorum ki daha fazla saçmalamayayım..

Uzun zaman sonra -aylar geçti sanırsam üzerinden- bu denli hoş bir reklam izliyorum, müziğiyle çekimleriyle senaryosuyla, melikcimcimim sağolsun. Buyrun buradan izleyin. Şarkı Little Annie’den, Strange love..

Bir insanı tanıdığınız halde tanımıyormuş gibi davranmanın en can yakan yanı, o insan karşınıza çıktığında, zamanında onu ve onun hatırlattıklarını tanıyor, biliyor sanmış olmanızdaki yanılma hissinin içinizde bıraktığı kekremsi tatdır; aradan geçen onca zamana, üstünden geçen onca insana rağmen…

Bu gece de böyle bir anım olmuş olsun…

Yayında ve yapımda emeği geçen herkese sonsuz teşekkürler.

Uykunun akışı damla damla gözlerden, tüm haftanın tek boş gecesi ama dolu; okuma dolu, kavram dolu, uyku dolu-söylemiştim, uyku-..
Hayat geçiyor, halbuki daha okunması gereken çok şey var, sınırlı sayıda kaynak sınırsız istek derler, halbuki sınırlı olan ömrüm, kaynaklar bitmiyor; oku, oku, oku… Oku ki büyük adam ol, istemiyorum diyorum büyük adam falan olmak, ama okuyayım ben küçük küçük.. Şu koca dünyadaki küçüklüğümden zevk alıyorum, küçüklüğümle büyüdüğümü görmeye çalışıyorum diyorum ama anlatamıyorum, uykum yine geliyor, ağlayacak gibi oluyorum, ama hayır akmıyor yaş, aksa ne olacaksa..
Sahiplenmişim farkında olmadan. Farkındalık zor zanaat zaten. 39 fırın ekmeğe ihtiyaç var; zira birindekileri yedim bitirdim zamanında.. İnsan olduğunu unutmadan yaşamalı insan, sadece bir insan, binbir felaketi, sürprizi, şımarıklığı, edepsizliği içinde barındıran.

Hominem te memento mottom, her daim..

Devlet daireleriyle aram nedense hiç bir zaman iyi olmadı. İşlerim asla usulüne uygun, sorunsuz gerçekleşemiyor. Buna, bugün aylar sonra yeniden ehliyetime kavuşma girişimim esnasında şahit oldum. Tam yazmaya başlamıştım olan bitenleri, bir iki paragraftan sonrasına üşendiğim için her şeyi sildim..
Neyse ne yapıp edip aldım ehliyetimi, ekim ayında almam gerekirken şubata sarkmış olması sebebiyle ödediğim harç farkı dışında bir sıkıntı yok…
Amma velakin anladım ki, devlet dairelerinde işiniz olduğunda dikkat etmeniz ve hatta uymanız gereken kurallar varmış:

1- Yaptırdığınız işleme dair aldığınız belgeleri iyice inceleyin; adınız, soyadınız, doğum tarihi,yeri vs.. gibi tüm bilgileri tekrar ve tekrar kontrol ediniz. Benim gibi az rastlanan ve başka isimlerle karıştırılma potansiyeli yüksek isimliler özellikle dikkatli olunuz!

2-Asla görevlinin sizi alt etmesine izin vermeyiniz, sakın kendinizi ezik hissetmeyiniz, hakkınızı sonuna kadar arayınız, gerekirse bağırıp çağırınız. Ama kibar bir ses tonuyla iğneleyici veyahut bilmiş bir edayla hareket etmeniz daha lehinize olacaktır.

3.Ne kadar sinirlenirseniz sinirlenin, gülünüz, derdinizi adam gibi anlatınız ama ses tonunuzu sert tutunuz, her talebinizin ardından o güzel yüzünüzü gösteriniz ama dik duruşunuzdan taviz vermeyiniz.

Bazen soruyorum kendime, hayatı benimki kadar koşturmacalı, inişli çıkışlı geçen bir günü diğerini, bir anı bir başkasını tutmayan ne kadar insan var şu yeryüzünde?

İnsanın sevdiği bir yerden sevmediği ama esas evinin olduğu bir başka yere dönmesinin en keyif veren yanı, insanın kendi evinin banyosunda aldığı duştur derim biri bana bu tarz bir sorsa; -ki niye sorsun onu da bilmiyorum- hatta duş değildir o, saatlerce küvette kalınan, vücudun en ufak parçasının dahi sabun köpüğüne bulandığı, parmakların buruş buruş olduğu, banyodaki tüm camların buğulandığı, binbir kokulu şampuan,vücut köpüğü vs. eşliğinde yapılan banyodur.

Evet döndüm bir ayın sonunda evime… Banyomu özlemişim, odamı özlemişim, karmakarışık ama her aradığımda neyin nerede olduğunu bildiğim kitaplığımı, aynalarımı, incik boncuklarımı özlemişim. Ankara’yı özlememişim, sedoşu özlemişim; okulu özlememişim, gülcanı gamzişi gizemi özlemişim…

Dün müzedeyken aklıma geldi, bir önceki sefer onunla gezmiştik, dayanamadım, aradım, ama biliyorum, yapmamalıydım..

Bir de dün gece buzağıya benzetildim, ne diyeceğimi bilemedim, bozuldum, halbuki o iyi bir şey olduğunu anlatmaya çalıştı, durdu; şirin midir nedir, anlamadım ki !

Kıssadan hisse, 6 buçuk yaşımdan beri devam eden öğrencilik hayatımda ilk defa bu denli hem dopdolu, hem bomboş, hem çok sevindirici hem çok üzücü, hem çok eğlenceli hem çok sıkıcı, hem çok rahat hem çok stresli geçen, hem çok özgür (ne denli olunabilirse) hem de çok esir hissettiğim bir yarıyıl tatiliydi…

Arkası yarın demek istiyorum..

Benim ufaklık kazık kadar oldu resmen, bugün 19′una girdi… Bu demek ki ben de 23′üm..
Hmm… Kesinlikle 22′den iyi.. Ne boktan bir yaştı o öle.. Bakalım bu sene nasıl olacak. Şimdiden binbir koşturmaca, şamata, üzüntü, ağlama, sızlama yaşandı. Halbuki daha başlayalı bir buçuk ay oldu, evet tam bir buçuk ay. İlk birbuçuk ay bu denli dolu dolu geçtiyse gerisini tahmin bile edemiyorum. Tek dileğim bütün bu kaos içinde biraz da olsa huzur…
Bugünün başka bir anlamı daha var. Tam 10 senedir yapmadığım birşeyi yaptım, bir kere başlarsa devamı gelir derler, bakalım…
Yavuz Sabuncu da gitti, hepimizin başı sağolsun… Çektiği sıkıntıların bitmiş olması dileğiyle..
Hayat denen bu nanenin karşıma çıkardığı tüm şahıslar ve olaylar beni garip bir biçimde iyi hissettiriyor. Elbette çoğu zaman üzülüyorum, sinirleniyorum ama olayların içindeyken oluyor bu. Herşey olup bittikten sonra şöööyle bir geriye baktığımda o kadar çok şeye gülüyorum ki, o kadar çok insanla dalga geçiyorum ki, aslında tüm bu eylemlerin yapılması gereken kişi ben ve sadece benim hayatım mı ondan da emin olamıyorum.
Bugün yine oldukça ama oldukça enteresan bir gündü. Sabahın köründe yollara dökülmem, o iç karartan dehlizler, kara kutu, kilidi açık, içi uçsuz bucaksız, mikrop kapmış, kendisi suçsuz, sahibi asla akıllanmayan yaramazın teki, ihtiyatsız, aptal, düşüncesiz sahibi… Çeksin cezasını, hakediyor bazen.. Ama halbuki tek istediği biraz eğlenmek, birazcık yahu..
Neyse kara kutu kapanıyor, bir bakıyorum karşımda o, haydaaa.. Nerden çıktı ki, neden çıktı ki, nasıl çıktı, niye o zaman çıktı, anlam veremiyorum. Ayaküstü selam naber muhabbetine oldum olası uyuz olup, üşenmeden hep yapmışımdır, yine aynı senaryo, 54 saniye sürüyor, içimden sayıyorum. “Eh görüşürüz”le bitiyor, bitiyor, bitsin de zaten. Asıl zatın adı dahi geçmiyor, geçmesin de zaten..
Karşıya geçmeler, vapurda uyuyakalıp, düşüyormuş hissiyle uyanmalar.. Güneş yüzüme vuruyor, canım yanıyor ama güneş diğer can yakanların yanında hiçbirşey diye düşünüyorum. Tam bu sırada küresel ısınma geliyor aklıma, sözümü geri alıyorum, güneş önemli, değerli, korkutucu, ürkütücü…
Yineyeniyeniden ofis yolundayım, yoruldum, tam köşeyi dönüp sokağa giricem karşımda sevgi pıtırcıkları.. Bir haydaaa daha çekiyorum içimden, ama içimin yağları eriyor, kimseye geberin demedim hayatımda ama geberin demek istiyorum yüzlerine, ama bakmıyorum bile… Hep serinkanlılığımı korumalıyım ya, gururum hep tavanda olmalı ya, hiçbiri umrumda değil ya !
Tüm bu olaylar yaşanmadan sabahın yedibuçuğunda birkaç salise farkla kocaman bir dalın önüme düşmesine şahit olduğumu belirterek başlamalıydım günü anlatmaya. Birileri veyahut birşeyler peşimde ama çözemiyorum..
İstemiyorum kimseyi yahu, bulaşmayın, sorunlarınızı kendi içinizde çözüp de gelin ya da hiç gelmeyin.. Bunu söylüyorum ama anlamıyorlar, ben yorgunum her ne kadar rengarenk görünsem de.. Canımın daha fazla yanmasını istemiyorum, asla ilki kadar yanmayacak olsa da..
Göz doldurmak diye bir deyim var güzide türkçemizde. Nedir ilk akla gelen manası, varlığı, görünüşü, yaptıkları ve yaşattıkları ile karşıdakine, muhattaba veyahut nesneye haz verme, mutlu etme, etkileme hali. Ama efendim ben şimdi neredeyse tam aksi manaya gelen “gözleri dolmak” deyişini, edilgen bir halde kullanmaya kalkarsam -”gözlerimi doldurdu” biçiminde- o zaman ne olacak? Cevap basit, hiçbirşey olmayacak elbette. Sadece laf salatası yapıyor olacağım.
İstanbul’da yaşadığımız dönem dışında, ilk kez bu kadar uzun süreli bir kalış içerisindeyim. Son bir senedir içinde bulunduğum, Ankara’dakilerin başının etini yiyen, İstanbul’dakilerin yüzlerinde tebessüme yol açan halet-i ruhiyemin kendi içimdeki sağlamasını yapabilmem için içinde bulunduğum süreci yaşamaya ihtiyacım vardı sanırım. 20 günden fazla oldu sanırsam, ben hala iyiyim, sıkılmadım.. Elbette binbir nedeni var..
“Göz doldurmak” deyişi bana İstanbul’u anımsatıyor, o sebepten girişi deyişin manasıyla yapayım istedim. Binbir ışıltı, gürültü, kalabalık, kahkaha, ağlama,bağırma,kutlama, hiç bitmeyen, durmayan, duraklamayan .. Bu göz dolduran bir durum..
Ancak bununla birlikte gözlerimi dolduran bir dizi unsuru da içinde barındırıyor; yanı başımda kavga eden, dayan yiyen kadınlar, minicik ellerinde sigarayla dolaşan tinerci ve dilenciler, cinselliğin ve dansın dans ve cinsellikten bambaşka bir hale dönüştüğü gece halleri, gündüz halleri, insanın çevresindeki onca insana rağmen içinde bulunduğu yapayalnızlığı, hayatın pahalılığı, parası olmayanın sosyal darwinizm usulü ile un ufak oluşu, elenişi veyahut aynı adam(lar)ın bambaşka kulvarlarda elinde silahla yükselişi, çok yakınını bile bazen zaman bazen para sıkıntısı ile görememe durumu, binbir işin gücün arasında binbir eğlence ve kültürel aktivitenin ancak sınırlı bir kısmına yetişebilme şansı ve daha niceleri..
Velhasılı kelam gözlerimi dolduruyor bu şehir, çok fena, çook.. Yine İlhan Berk’i anımsıyorum, kehanet kent demiş, ne güzel demiş..

Sonraki Sayfa »