Aralık 2006


bu aralar “cadı”lara ilişkin ayrıntılı bir inceleme içerisinde oluşum geçen gün metroda bir çocukla tanışmama vesile oldu. güzel bir sohbetti açıkçası. konu döndü dolaştı, evrildi çevrildi ve bir süredir yaptığı bir şeye geldi, o gün bugündür düşünmekteyim.

diyelim ki çevreniz çok geniş, isteseniz her günü başka bir arkadaşınızla geçirebilirsiniz, ararsınız sizi ararlar çıkarsınız dışarı, ya da evde toplanırsınız vs.. ama bir gün durup düşünürsünüz. acaba ben bu insanları aramasam birileri benim varlığımı anımsar ve önerser mi, diye.. ve insanları aramayı bırakırsınız.

yolculuk esnasında muhabbete o kadar dalmışız ki birbirimizin ismini bile sormadan ayrıldık, bu durum hoşuma da gitti. neyse işte bu çocuk bunu denemiş, ve o bir dizi arkadaşından yalnıza iki tanesi sürekli aramaya devam etmiş, o onları aramasa dahi..

düşünüyorum evet, ben kimi arayıp soruyorum ki ?

hesapladım, ben böyle bir uygulama yapsam beni gerçekten merak ederler diyebildiğim 4 dostum var. ama ya yoksalar !

farkettim ki artık insanların gözlerinin içine bakamıyorum. bu iyi mi kötü mü emin değilim. eskiden yolda yürürken karşımda yüzü asık bir insan gördüğümde gözlerine bakar ve gülümserdim, kafasını karıştırırdım insanların, bana mı güldü, niye güldü vs. şeklinde. artık yapamıyorum, bırakın yolda yürürken bakmayı, yanımda karşımda gerçekten muhattap olmam gereken birileri olduğunda da bakamıyorum. misal bugün karanfile gittim, aylar sonra alt kata indim. bakıyorum öle incik boncuk, birileri bağırıp duruyor, buyrun ne istemiştiniz (en nefret ettiğim soru, birşey istesem direk sorarım di mi), ısrarla ne aramıştınız geliyor ardından, yardım edeyim vs. dayanamayıp başımı kaldırıyorum, aa ahmet abi, taa lise sondayken incik boncuk aldığım şahıs. hayrola sen sağır değildin eskiden, gözlerinin fıldır fıldır dönerdi diyor, anlatıyorum durumu. benden çok üzülüyor..

yeni senenin ilk günlerini hastane koridorlarında geçirme ihtimalinin varlığı içimi ürpertiyor. herşeyin başı sağlık diyorum, bu sefer gerçekten inanırcasına ! ps: hala o çılgın kahkahaları atabiliyorum ama, bu da birşeydir.

çok minik daha, 7, bilemedin 8.. kaldırımın kenarına oturmuş, ellerini kazağının içine sokmuş, donuyor belli.. önünde bir baskül, biri gelsin tartılsın da beş kuruş para kazanabilsin diye.

metronun merdivenlerinden çıkınca görüyorum, yüzündeki çiller soğuktan kızarmış yanaklarında daha bir belirgin. bakıyorum gözlerine, o halde bile gülümseyebiliyor.

ev için alışveriş yapıyorum, ona da çikolata alıyorum. çıkışta bakıyorum, hala yerinde. çikolatayı uzatıyorum, almam diyor. ama sana aldım diyorum, olmaz alamam diyor. neden diyorum, omuz silkiyor. ama bak kendime de aldım, sana da diyorum, ben dilenci değilim diyor. tokat yemiş gibi oluyorum, haklı, dilenmiyor..

utanıyorum ve uzaklaşıyorum..

uzun zamandır yazmıyormuşum meğersem. asaf’ın mutsuz insanın yazı yazmaya olan meyline ilişkin fikrinden yola çıkarak mutlululuğumdan yazmıyor değilim diyemiyorum ama aynı zamanda mutsuzum da diyemiyorum. uzun zamandır olduğu gibi iç güveysinden hallice..nedir benim bir bir öyle bir böyle halim anlam veremiyorum! çamur’dan gelsin, “halim öyle” !

düşünüyorum da, ben hiç “yap hep ya hiç”, “ya sev ya terket”, “ya ben ya o”, “ya istiklal ya ölüm” tarzında bir insan olmadım ya da olamadım… fırsat maliyeti kavramını fazla ciddiye alışımdan olsa gerek, bir konuda seçim yaparken geride kalanlarda aklımın kalmasını önleyemiyorum. kahve mi içsem, meyveli çay mı, ama sahlep daha iyi gibi, en iyisi çay alayım ben.. veyahut; artunçla konsere mi gitsem, berkcanla sinemaya mı, hmm en iyisi cankanla yemeğe çıkayım, ama ya doğakan ! ya da, şu kitaba başladım ama sanki öbürünü elime alsam daha iyi, aslında okumam gereken başka bir sürü şey var, aa şuna ne demeli vs..

bu kararsızlığım, dengesizliğim, bir öyle bir böyleliğim şu hayatta gerçekten önemsediğim bir elin parmaklarını geçmeyen insanlardan bir kısmının bana olan güvenini sekteye uğratıyor. bu beni fazlasıyla rahatsız ediyor, istemiyorum.. artık büyümüş olmam gerekmiyor muydu? yanımdaki az ve öz şeyle de huzuru bulabilmeliyim. başka şeye, başka kimseye, başka şehre vs. ihtiyacım yok diyebilmeiyim. beni mutlu eden işte bu, başka şey değil; işte sensin, başkası değil; işte burası, başka yer değil, diyebilmeliyim. ve bunları derken bunu gerçekten istemeli ve hissetmeliyim.

bu arada yeni yıl denen nane yine yeni yeniden geldi. hayatımın en kabus dolu günleri (nedense!!) hep bu güne denk geldiği için evden çıkmamayı bile düşünmekteyim bu sene. hem zaten baktım takvime, pazar gününe geliyormuş, pazar günü yeni yıl mı kutlanır; o gün banyo günüdür, çamaşır günüdür, ütü günüdür, erken yatma günüdür, otursun herkes evinde! entrikalarla dolu geçen bir sene sonunda elde var eksi on yüz bin milyon baloncuk olduğunu bilmek oldukça üzücü . ama telaşa mahal yok!

benim hala umudum var !

Şimdi olmazsa bir daha olamaz!
,
Beyaz, bembeyaz.. Kar beyazı.. Daha beyaz olamaz, ırkçı olabilir miyim?.. Çamaşır suyuna batırılmış olabilir mi, sanmam. Ama bembeyaz. Ve ben her ne kadar Kuğulu Park’taki siyah kuğuları beyazlardan çok sevsem de, bunun beyazına karşı koyamıyorum, elimde değil.. Bembeyaz çünkü,beyaz,sütten çıkan kaşık kadar beyaz..

Les’e girdiğim gün sabah erken uyandım bir gece önceden alkollü olmama rağmen. Biyolojik saatim her zamanki gibi 1 saat önceye kurulu. Gizemlerdeyim. Açtım televizyonu, aa bir baktım Cher!Koyuldum dinlemeye vee shoop shoop song, ardından strong enough… Neyse konser bitti grup elemanlarını tanıtmaya geldi sıra. Cher hanım müzisyenleri “good guy” ve “bad guy” diye ikiye ayırdı. Davulcu, ve gitarist “bad guy”, bas ve geri vokaller “good guy(s)”..

Neden acaba diye düşündüm durdum, buldum !

Dün geceki parti enfesti doğrusu, öğrencileriyle headbang yapan hocalardan tutun da, öğrenci derneği için lobi faaliyeti yürütenlere kadar binbir şamata eğlence muhabbet… Eğlendik pek çok !

Bira şişelerinin üzerindeki kağıdı sökmeye çalışmanın, karşıdaki insanla cinsi münasebete girmek isteğinin bir kanıtı olduğunu çok ama çok yeni öğrendim.E ya birden fazla insanla içiyorsam hangi biri üstüne alınmalı ya da kız arkadaşlarımla içiyorsam, hm, ne olacak o zaman? Açıklama bekliyorum çok bilmiş İsviçreli bilimadamlarından !
Yahu tadından çok o yapışkan zımbırtıyı çıkarmaya çalışma kısmıydı benim hoşuma giden hem, her yanında çıkardığımızla birşeyler yaşamaya kalksak, ohoo !

Bir yandan da yokluyorum bilincimin altını, doğru olabilir mi diye..

Neyse olan oldu, daha önce öğrenmiş olsaydım, sanırım hayatım farklı bi seyir izlerdi. O derece önemliymiş meğersem bu çıkartma işi..

Odtü Mimarlık, en beğendiğim fakülte !

En çok kim kandırılıyor; sen mi, o mu, yoksa ben mi? Oyun mu oynadığımız, benliklerimiz üzerinde ? Yakan top mu , saklambaç mı , dokuz kiremit mi yoksa ? Kiremitleri yeniden toparlaması gereken ben, beni yakalamaya çalışan sen, bizi izleyen o…
Kaçmıyorum ki oysa, nie kovalanıyım ki.. Buradayım; yerimde , uzaklarda görünsem de.

Adını öğrendim, aylar hatta yıllar sonra; ürktüm ardından, yoksa ?

Eli elinin üstünde yüreğinde,
Soluk alışları aynı ritmde,
Nefesi boynunda,
Kalp atışı sırtında -bunu ben de çok sevdim- ise; bırakma !
Bir kere bırakırsan, tutamazsın bir daha !
Bulamazsın bir daha !
Asla !
Bırakma !

Mutluluk, unutmaktır zamanı sevdiğin insan(lar)la; demiş çetin altan. Ne güzel demiş…

Mutlu olayım istiyorum, İstanbul’a gidiyorum yine yeni yeniden.. Ama birazcık
aklımı kalbimi burada bırakarak..

Güzel bi hafta sonu olsun; jazz dolu olsun, saz dolu olsun, söz dolu olsun; tezelsiz olsun, dertsiz olsun, derssiz olsun, tasasız olsun istiyorum.

Biliyorum ki hafta sonu bittiğinde ve ben geri döndüğümde yüzüme tokat gibi çarpacak şeyler olacak..

Çok mu şey istiyorum ki , hmm?

Sonraki Sayfa »