Eylül 2006



Burun deliklerimden birinin tıkalı olması sebebiyle soluduğum hava miktarındaki azalma sonucu beynime ve vücudumun diğer uzuvlarına giden oksijen miktarında meydana gelen hissedilir değişim günlük yaşamımda birçok şeyin aksamasına sebebiyet vermekte.

Ayrıca pazartesinden bu yana neredeyse bavul yaftasına maruz kalan çantamın içini bir dizi hırka ve şemsiye ile doldurduğum halde tek bir damla yağmur yağmazken, hipi gibi tiril tiril evden çıktığım bugün neden yağmura yakalandım?

Last week I decided to start watching “lost”s ex-episodes before the 3rd season starts, and I have been watching it non-stop for about a week.Do you think I have been cursed or something?

İnsan;

  1. Çok korktuğunda,
  2. Açlıktan öleceğini hissettiği anda bir çita misali işlerini görebiliyormuş.

Bunu;

  1. Seneler önce karadeniz yaylalarının birinde çobanın köpeğinden kaçayım derken yaklaşık bir 10 saniye içinde düz bir ağaca tırmandığımda,
  2. Bugün yarım saat içinde üç ayrı yemek hazırlamayı başardığımda anladım…

28 Ekim’de Mogwai geliyormuş, hoş…


Bir dizi aksilikle, bunların yarattığı moral bozukluğu ve yorgunlukla geçen alacakaranlık bir gün ancak sevilen insanlarla geçirilen vakitle aydınlanabiliyor, gün nöbeti geceye devretse dahi…

Buraları terk-i diyar etmek en çok istediğim şey son birkaç aydır, ama geride bırakacağım -onca insan dışında- iki elimin parmaklarının sayısını geçmeyecek kadar insanı ne denli özleyeceğimi bu gece bir kere daha anladım. Benim bir parçamın burada kalacağının en büyük göstergesinin onlar olduğunu da… Birşeyi kırk defa söylersem olur mu olmaz mı bilmiyorum ama dinden imandan pek anlamayan biri olarak olması için her gece dua etmeye bile başladım. Buraya alıştığını ve sevdiğini söyleyen kardeşim bile yurda yerleşme kararı alabiliyorsa benim şu anda marsa gitmiş olmam gerekiyordu diye düşünmekteyim… Ruh daralması sanırım şu anda içinde bulunduğum halet-i ruhiyenin tam karşılığı…

…..

Sahiplenme konusu açıldı bugün, bir insan bir başkasına sahip olabilir mi, bu erke sahip olsa dahi olmalı mı, buna gerek var mı, varsa neden?

Bu kavramdan bu denli ürküyor olmamın sebebini yine çocukluğumda arıyorum ve buluyorum. Ben sahiplenmenin , sahiplenilmenin ne olduğunu hiç bilemedim ki, yaşamadım ki… Sahiplendiğimi ve sahiplenildiğimi hissettiğim (yani karşılıklılık) tek bir dönem oldu, onda da herşey elime yüzüme bulaştı, alışkın değilim ve korkuyorum… Anlıyor musun, anla olur mu?

Birkaç gündür sanki herşey günlük güneşlikmiş gibi bir de cep telefonu üzerinden taciz edilmekteyim. Benim cesur telefonla rahatsız edicim, telefon numarasının görünür olmasından hiç endişe duymuyor anlaşılan. Büyük bir ihtimalle rastgele çevirdiği numaralar sayesinde telefonuma ulaşmış durumda. Yakın bir zamanda rahatsızlığım sona ermezse durumu polise havale etmeyi düşünmekteyim, zira artık burama geldi. Veyahut numarasını buraya yazarım, gören duyan istediği gibi rahatsız edebilir. Ancak bilmiyorum durum polise havale edilirse numarasını burada yayınlıyor olmam başıma bela getirir mi, konuya ilişkin bilgisi olan varsa ve benimle paylaşırsa da sevinirim. Bilmem kaç senedir hukuk dersi alan birisi olarak, kişilik haklarının bu boyutuna ilişkin hiçbir şey hatırlamamaktayım, medeni hukuk mevzuatını da karıştırasım yok açıkçası…

Yeni bir gün geliyor, bakalım…

Dikkat! Eğer okumaya başlayacaksanız sonuna kadar sakin sakin okuyun, yok acelem var diyorsanız hiç başlamayın…

” [...] Paul Tillich varoluşçu düşüncenin çabasını “insanların gerçeklikten yabancılaştığı bir ortamda, hayata yeni bir anlam bulmanın umutsuz gayreti” olarak tanımlar. Kierkegaard, Nietzsche ve onları izleyenler Batı kültüründe gerçeklik ve doğruluk arasında açılan uçurumu önceden görmüş ve Batı insanını gerçekliğin soyut bir biçimde anlaşılabileceği yanılsamasından kurtulmaya davet etmişlerdi. İnsanı yalnızca özne ya da nesne olarak görmek yaşayan insanın kaybedilmesi anlamına gelir. Varoluş yalnızca bilişsel yaşantının nesnesi değildir, varoluş yaşantılanır yani o yaşama deneyiminin ta kendisidir. Kierkegaard’dan başlayarak varoluşçu izlek, modern kültürün hayatı bölmelere ayıran doğası içinde, yaşayan insanı yeniden keşfetmenin davasını gütmüştür. İnsan yalnızca dış gerçeklikleri gözleyen bir özne değil aynı zamanda gerçekliği inşa eden bir bilinçtir. Kierkegaard’a göre düşünce irade ve duygudan boşanamaz ve hakikat ancak kişi onu inşa ettiği sürece vardır. Başka bir deyişle Kierkegaard bize gerçekliğin yalnızca bir düşünce değil, bir duyuş ve eylem olarak da yaşanabileceğini anlatmaktadır. İnsanın dikkatini iç deneyiminin gerçekliğine çekerek akıl ve duyguyu birbirinden ayıran Descartesçı duvarı yıkmak ister Kierkegaard. Kierkegaard için özgürlük kişinin öz (kendi) farkındalığının artması ve bir benlik olarak sorumlu davranabilme kapasitesidir. Bu kendi imkânlarımızı hem kişisel gelişimimizde hem de dostlarımızla olan bağlarımızı derinleştirmemizde seferber edebilme yeteneğidir. İmkânların böylesi bir seferberliği yeni denizlere yelken açmak, yeni yolculuklara çıkmak demektir. İşte bu yüzden Kierkegaard özgürlüğün her zaman anksiyeteyi bir potansiyel olarak içinde barındırdığını söyler. Anksiyete Kierkegaard’a göre her zaman özgürlüğe yönelimli olarak anlaşılmalıdır.; özgürlüğü insan gelişiminin amacı olarak tanımlayan düşünür, özgürlükle insanın önünde serili imkanlara göndermede bulunmaktadır. İnsan yeni imkânlar bulabilen, bu imkanları değerlendiren, onları gerçekleştirebilen kişidir. Her bir imkânın gerçekleşmesinde anksiyete saklı olarak yer alır. İmkân yani “yapabilirim” gerçekleşmeden önce ara durak anksiyetedir. Anksiyete Kierkegaard için “Özgürlüğün baş dönmesidir”. Anksiyete burada insanlık durumuna içkin bir yaşam olarak kavramlaştırılır. Bir bireyin özgürlük potansiyeli ne kadar fazla ise anksiyetesi de o kadar fazla olacaktır.

Bireysel gelişim içinde her yaratıcı imkân, geçmişin bir ölçüde öldürülmesi, geçmiş biçim ve kalıpların kırılması üzerinde kuruludur. Bir adım ileri gitmek kişiyi önceki dostlarından uzaklaştırabilir, yola çıkan kişi aşina ve emin bulduğu bir ortamın elinden kayıp gittiğini görebilir. Kişi kendiliğini yaşadığı tüm çatışma, yalnızlık, anksiyete ve suçluluğa rağmen bir adım öne çıkmakla inşa edecektir. O adımı atmamak nevrotik anksiyeteye teslim olmak demektir. Nevrotik anksiyete özgürlükten korkan kişinin teslimiyetiyle ortaya çıkar. Teslimiyet yaşantı ve farkındalığa açılan pencerelerin kapanması demektir. Kierkegaard’ın nevroza karşılık kullandığı kapanmışlık (shut-upness) ifadesi insanın yalnızca dış dünyaya değil kendi kendisine de kapanmasını ifade eder. Kapanmış kişinin bir iletişim ya da duygusal alışveriş çabası yoktur, öte yanda özgürlük sürekli iletişim demektir. Kişi kendi içinde derinleşirken dostlarıyla da anlamlı bir ilişkiler ağı geliştirecek ve genişletecektir. Kierkegaard nevrotik anksiyetenin kaynağı olarak kişinin kendi içinde ve dostlarıyla yaşadığı ahenksizliği gösterir. Bu iki sorundan birini yenmek öbürünün de üstesinden gelinmesinde yardımcı olacaktır. Ancak kişi yalnızlık ve anksiyetenin tehdit edici yaşantılarıyla yüzleşip onları aşmaya cesaret edemezse bu sorunun da üstesinden gelemez. Bu açıdan Kierkegaard’ın anksiyeteyi bir öğretmen gibi görmesi anlamlıdır. Anksiyete gerçekliğin kendisinden daha iyi bir öğretmendir çünkü gerçeklikten kaçabilir ya da onu görmezden gelebilirsiniz oysa anksiyeteyi hep içiniz de taşırsınız. Kierkegaard’ın temel sorunlarından biri kişinin kendisi olma iradesini nasıl göstereceğidir. Kendisi olma gayreti kişinin asıl uğraşı olmalıdır ve burada irade sözcüğü kişinin kendisine dair farkındalığını arttırma yolundaki bir kararlılığı ifade eder. Kişinin kendi olması bireyin anksiyeteyle yüzleşme ve ona rağmen ilerleyebilme yeteneğine bağlıdır. [...]

İnsanın zamanla bağı onu öbür varlıklardan ayırır. Geçmişi ve geleceği bugüne taşıyabilmek insana özgüdür sadece. İnsan zamanın çitlerini aşarak kendi tecrübesini uzak geçmişin ışığında değerlendirebilir, geçmişin bilgisini bugünkü edimlerinde kullanabilir, hatta geleceğini yüzyıllar öncesinin bilgisinden yararlanarak inşa edebilir. Saat zamanı Mitwelt’de yani kişisel ilişkiler ve sevgi kipinde önemini yitirir. Sözgelimi bir kişiye duyduğunuz sevginin şiddeti o kişiyi ne kadar zamandır tanıyor olduğunuzla ilgili değildir. Bunun gibi kişinin içgörü, farkına varış ve özbilinçlilik dünyası olan Eigenwelt’de de saat zamanının bir önemi yoktur. Farkındalık ya da içgörü; ani, kendiliğinden, hemenceceik olur ve zamandan münezzehtir. Bir içgörü ya da kavrayış birdenbire ortaya çıkar ama zamanın ilerlemesi onu daha da berraklaştırmaz, hatta çoğu kez zamanın ilerlemesiyle o ilk fark edişin berraklığı kaybolur. En derin ruhsal yaşantılar kişinin zamanla bağını sarsan yaşantılarıdır. Ciddi anksiyete ve depresyon zamanı hükümsüz kılar. Kişi anksiyete içinde olmadı bir geleceği hayal edemez hale gelir. Geçmişini bugünün bilinçliliği içinde yaşamak kişi için acı verici yahut tehdit edici olduğundan, kişi geçmişini kendi içinde bir yabancı cisim gibi taşır. Ona ait değilmiş gibi taşınan bu geçmiş kimi zaman nevrotik bulgularla ifade imkanı bulur. Varoluşçular zamanı ruhsal çerçevenin ortasına yerleştirdikten sonra insanın başat zaman kipinin bugün ve ya geçmiş değil, gelecek olduğunu öne sürerler. Kişilik ancak geleceğe yönelik izleği içinde anlaşılabilir. İnsan sürekli oluş halindedir. Sürekli geleceğe doğar. İnsan kendisinin farkında olduğu sürece daima dinamik bir kendini gerçekleştirme süreci içindedir, kendini keşfetmeye, kendini yenilemeye ve geleceğe doğru bir adım atmaya açıktır. Kategorik zaman saat ve takvimlerle ölçülür. Oysa varoluşsal zaman gözlenen değil yaşantılanan, içinde yaşanılan zamandır. İnsan zaman duygusunu yok edebilirse zamanın getireceği nihai ayrılıktan, ölümden de kaçabilir. Zaman duygusu benliğe varolduğunu telkin eder; anıların varlığı, ego tarafından bir zamansızlık yanılsaması yaratmakta kullanılabilir. Zaman algısı daima gerçeklikle ve onun sınırlamalarıyla bir yüzleşme olduğundan, bellek geçmişte olmuş her şeyi bugüne taşımaya böylece zamanı sıfırlamaya meyillidir. Geçmişi anlamlandıran bugün ve gelecektir. Geleceğin kendi seçimleriyle inşa eden ve seçimlerinin sorumluluğunu üstlenen, ölümün ve hayatın farkında bireylerde, zamansızlık yanılsamasına duyulan ihtiyaç azalır.

Seçmek, karar vermek önemlidir çünkü her evet için bir hayır vardır. Bir şeye karar vermek başka bir şeyden vazgeçmek demektir. Pişmanlık elden giden fırsatlar nedeniyle her karara eşlik edebilir. Karar almak acı verir çünkü imkânların sınırlılığını gösterir ve sınırlılık gerçeği, varoluşsal anksiyeteyle başlıca başa çıkma biçimlerimizden biri olan “özellik” düşüncemizi tehdit eder. “Diğerleri sınırlamalara maruz kalsa da ben biriciğim, özelim ve doğa kanunlarının öetesindeyim” yanılsaması yara alır. Kişi karar vermek suretiyle imkânlarının sınırlılığıyla yüzyüze geldiğinde dünyadaki varlığının biricik olduğu efsanesi de sarsılır. Seçim yapma ya da karar verme, kişisel sorumluluğu ve varoluşsal yalnızlığı kabul edebilmeyi gerektirir. Karar yalnız bir edimdir, o bizim kendi edimimizdir, kimse bizim için karar veremez. Karar vermek kişinin bir ve biricik hayatını bir muhasebeden geçirmesini gerekli kılar. Bu yönüyle sorumluluk iki yanı keskin bir kılıçtır: Kişi hayat durumumun sorumluluğunu kabul eder ve değişmeye karar verirse, geçmiş hayatındaki enkazında sorumluluğunu tek başına üstlenmek ve hayatını çok önce de değiştirebileceği gerçeğini kendisine itiraf etmek zorunda kalır.

Van der Leeuw modern zamanların temek eğilimlerini şöyle özetlemektedir: 1. Büyük bir bilgi seli altında kalan insanların bağımsız düşünme alışkanlığını terk etmeleri ve yüzeyselleşmeleri, insanların sessizlik, yalnızlık ve mahremiyetlerinin tehlike altına girmesi. 2. Reklamların baştan çıkarıcılığının toplumda başat rol oynaması, çabuk tatmin olmanın özendirilmesi ve tam anlamıyla mümkün olduğu yanılsamasının yaratılması. 3. Heyecan, uyarılma, duyguların kısa patlamaları ve çabuk boşalma konusunun da giderek artan bir arayış ve bunun, çocukların kollandığı, sıcak ve güzel duyguların geliştirilme çabasının yerini alması. Cristopher Lasch buna “narsisizm kültürü” adını verir. Çatışmalarla yüzleşmek yerine uzlaşmayı seçmek, içgüdüsel tatminin tırmandırılması “narsisizm kültürünün” ayaklarındandır. Kapitalizm ciddi bir kültürel/psikolojik yıkıma yol açmış ve kendimize yardım ya da kendimizi terbiye etme yetilerimizi yok etmiştir. Toplumsal baskılar egoyu işgal ettikçe büyümek ve olgunluğa erişmek giderek daha zor bir hal almıştır. İmgeyle gerçeğin birbirine karıştığı bu dünyada gerçekliği düşlemden, gerçekte ne olduğumuzu tükettiğimiz ürünlerin bize olduğumuzu söylediği şeyden ayırmak zorlaşmaktadır. Düşünürlerin, şairlerin ve bilim adamlarının birbirlerinin dilini anladığı bir dönüşüme ihtiyacımız var. Kendi varoluşunu anlamlandırabilen insanların dünyayı da anlamlandırabileceğini, kendi varoluşunu ışıklandırabilenlerin dünyayı da ışıklandıracağını unutmamalıyız”.

Dispossessed’den bir başka inci, sağol…

(Burada olmasını istediğimden doğrudan aktarıyorum…)


yaşama batmak; ruhunuzun ve bedeninizin yaşam olması, vıcık vıcık…

ilk defa bu denli rahatsızım sanırım…
kim kovalıyor arkamdan, kim bana yetişmeye ya da beni geçmeye çalışıyor, telafi etmem gereken birşeyler mi var ? hayırdır nereye??

böyle konular genelde şehirden eve giderkenki (dikkat evden şehre giderken genelde bambaşka şeyler düşünüyor oluyorum, mühim mevzular en çok dönüş yollarında zihnimi kurcalıyor) otobüs yolculukları esnasında aklıma geliyor, o yolu hergün neyin uğruna gidip geliyorum ben?…ne yapmaya çalışıyorum?…

çok saçma di mi, bu yaşa gelip bunları sorgulamak,bunca sene ailesini arkadaşlarını hiçbir konuda hayal kırıklığına uğratmamış, kendince hep istediğini elde etmiş ve karşısındakini de memnun etmeyi bilmiş biri olarak…
evet belki de şu ana kadar hayattaki en büyük hatam, başta ailem olmak üzere kimseyi hayal kırıklığına uğratmamış olmam. hep uçarı olan ben, yaramaz olan , cadı olan, istediğini ne yapıp edip yapan, yaptıran, inatçı olan,başarılı olan ,sosyal olan, güzel olan vs… yaramazlıklarım, surat asmalarım, şımarıklıklarım, cadılığım vs. hiçbiri şaşırtmıyor artık kimseyi, halbuki ben her yaptığımla şaşkınlıktan şaşkınlıklara sürükleniyorum,hala.
anlamıyor kimse ya da ben anlatamıyorum, hala…

zamanı geri alamayacağıma göre tek çarem yola devam etmek…evet benim gerçekten yetişmem gereken, ulaşmam gereken birşeyler var, beni geçmeye bana yetişmeye çalışan birileri var, telaşa gerek var, kovalamaya kovalanmaya da gerek var…

edward norton’ı eski özgür’e benziyor oluşunu bir kenara bırakırsam farklı karakterlerle karşıma çıkışı sebebiyle bir başka severim, bugün beyaz perdede izlerken bir kez daha anladım ki, o üzülünce -rol icabı olsa dahi-, içim bir kötü oluyor, sevinince yüzüm gülüyor…neden hala böyleyim ki, hani geçmişti?

ankara’da sonbaharı seviyorum, yakıştırdığımdan olsa gerek….

resim zümrüt radau’dan…


Utanmak gereklidir; bazen…

Utandırmak gerekir, utandırılmak gerekir; ama bazen…

Utanmak, ama kimin için ?

Erkekler ! Saçınıza bir kutu jölenin tamamını büyük bir özenle sürdüğünüzde, kendinize göre enteresan şekiller verip de çok yakışıklı,çok çekici aman allahım çok tahrik edici olduğunuzu düşündüğünüzde; aslen ne kadar şapşal, itici, ne kadar gereksiz göründüğünüzü anladığınız gün enteresan şeyler olabilir… Hiç akıllardan geçmeyen… Daha önce tahayyül edilmeyen…

Yabancı dil öğrenme olayında yaşını başını almış insanların şaklaban durumuna düşmesi beni son derece rahatsız ediyor, elinde topla sınıfın ortasında koşuşturan, ama acı çektikleri yüzlerinden okunan orta yaşlı insanlar…Ben de mi yaşlandım ne, kaldırmıyor bünyem..

Well, a hard day has gone with the wind, let s see what will bring tomorrow…

Eğlence cidden başlıyor sanırım… Can Bey’e kızgınlık iletimi geri alıyorum; alıyorum, alıyorum, aaaldıım ! Aldım …

Çekilin bakıyım şöyle kenara, sen de, sen de , aa yol açın diyorum!

E ben geliyorum !

Herşeyden ümidin kesildiği anlarda gelen bir telefon çağrısı insanın midesinde kelebekler uçuşturabilir… Ama gece 2′den sonra gerçekten uyumak gerekir…

Yurtdışında uzun süreli kalışlardan hazzetmiyorum, bilen bilir… Hayatımın kısa süreli iş ya da tatil sebepli seyahatlerle geçmesi için çaba harcamaktaydım… Sırf bu sebepte yüksek lisansı bile ülkemde yapmayı düşünmekteydim, taa ki uluslararası iletişim üzerine güzide memleketimde adam gibi bir program olmadığını anlayana kadar. Boston Üniversitesi ile yazışıyorum,şimdilik en ideal programı sunan o. Saolsun bir Michael’ım var benimle çok iyi ilgileniyor, eğer şu FullBright bursunu halledebilirsem ve elbette Gre’ye kıçımı kaldırıp çalışabilirsem ve bir de Toefl’ı verebilirsem benden müthişi olmayacak…

Ders programımı altüst ettiler, artık boş günüm yok, kızgınım ! Doğalgaz da gitmiş bizimki dahil tüm civar semtlerde, oh, yemek de pişiremeyeceğiz artık !

Ayrıca orkid’in discreet adlı ürünü ile alldays adlı ürünü arasındaki farkı çözemedim, discreet deo kullanıcısı olarak yeni halini beğenmediğimi de belirtmeliyim. Tamam yaprak orkid adı üstünde yaprak gibi ince olmalı, amma velakin bunun inceliği kendini aşmış vaziyette; durmuyor ki çamaşırda; tüm gün put gibi oturmak ya da ayakta kalmak lazım, ufak bir hareketlenmede yerinden çıkıyor, olmaz… Nerde o çocuk da yaparım kariyer de diyen hoplayıp zıplayan hem antropoloji dersine giren hem kikirdeyen kızlar, göremiyorum ben !

Asabiyim, huysuzum, ekşi sözlük yazarıyım…

Hoşçakal demek bu kadar zor muydu?
Olmamalıydı…

Herşey eskiden daha mı bizimdi?
Bizim kalmalıydı…
Ötesini düşünebilir miydik?
Çok uzaklardaydı…
Hoşçakal demek bu kadar mı zordu?
Keşke olmasaydı…

Bugün okulda ders seçimi esnasında anladım ki; inişli çıkışlı, az ağlamalı, bol kahkahalı, bol entrikalı 2006 yazının sonuna cidden gelmişim… Saat kullanmadan geçirdiğim günleri yiyip yutarcasına, kendime bir saat aldım nihayet , artık saat eti kemik geçmeyecek ! Eğer tıka basa dolmuş olup sürekli alarm veren ve boşaltılmayı bekleyen bilgisayarımda da bir güz temizliğine girişirsem yeni döneme benden daha hazır bir şahıs olmayacak…

Bu dönemin derslerine baktım ve gördüm ki benimle, bölümümle ilgili ders sayısı çok ama çok az, mecburen başka bölüm derslerini almak zorundayım… Ben uluslararası güncel sorunlarımla, diplomatik yabancı dilimle, orta asya ve kafkasya sorunlarımla gayet mutlu mesut bir dönem geçirebilirdim, ne gerek var ki idare hukukuna, idari yargıya, ab ekonomik yapısına… Seminer dersinin kaldırılması yetmemiş gibi Tezel’in (lütfen ekşi sözlükten Yahya Sezai Tezel hakkında yazılanlara bir göz atınız) derslerini de zorla seçtirmek için ellerinden geleni ardına koymayanları esefle kınamaktayım!

Neyse daha fazla sıkmayayım kimsenin canını,işin hoş kısmı iki günümün “off” olması… Yani haftanın sadece 3 günü okula gidicem, tabi hoş mu değil mi göreceğim…

Bugün bir de Can Bey’e sinirlendim, umarım kütüphaneden işine yaraması amacıyla aldığım kitapları kaybetmemiştir!

Ayrıca müthiş bir yaya olduğumu biliyordum ancak trafikte de yaya gibi düşünmenin direksiyon sınavında bana artıdan ziyade eksi getireceğini algılamam yayalık sıfatımı bir süreliğine göz ardı etmeme neden oldu, üzüldüm açıkçası… Eğer arabayı çalıştırabilirsem ve 2′den 3′e vitesi sağsalim atabilirsem şoför nebahat’e taş çıkaracağım, bu da böyle biline!

My last year at uni. s startin out on Monday… I am a bit nervous, I guess….

Sonraki Sayfa »