Dikkat! Eğer okumaya başlayacaksanız sonuna kadar sakin sakin okuyun, yok acelem var diyorsanız hiç başlamayın…
” [...] Paul Tillich varoluşçu düşüncenin çabasını “insanların gerçeklikten yabancılaştığı bir ortamda, hayata yeni bir anlam bulmanın umutsuz gayreti” olarak tanımlar. Kierkegaard, Nietzsche ve onları izleyenler Batı kültüründe gerçeklik ve doğruluk arasında açılan uçurumu önceden görmüş ve Batı insanını gerçekliğin soyut bir biçimde anlaşılabileceği yanılsamasından kurtulmaya davet etmişlerdi. İnsanı yalnızca özne ya da nesne olarak görmek yaşayan insanın kaybedilmesi anlamına gelir. Varoluş yalnızca bilişsel yaşantının nesnesi değildir, varoluş yaşantılanır yani o yaşama deneyiminin ta kendisidir. Kierkegaard’dan başlayarak varoluşçu izlek, modern kültürün hayatı bölmelere ayıran doğası içinde, yaşayan insanı yeniden keşfetmenin davasını gütmüştür. İnsan yalnızca dış gerçeklikleri gözleyen bir özne değil aynı zamanda gerçekliği inşa eden bir bilinçtir. Kierkegaard’a göre düşünce irade ve duygudan boşanamaz ve hakikat ancak kişi onu inşa ettiği sürece vardır. Başka bir deyişle Kierkegaard bize gerçekliğin yalnızca bir düşünce değil, bir duyuş ve eylem olarak da yaşanabileceğini anlatmaktadır. İnsanın dikkatini iç deneyiminin gerçekliğine çekerek akıl ve duyguyu birbirinden ayıran Descartesçı duvarı yıkmak ister Kierkegaard. Kierkegaard için özgürlük kişinin öz (kendi) farkındalığının artması ve bir benlik olarak sorumlu davranabilme kapasitesidir. Bu kendi imkânlarımızı hem kişisel gelişimimizde hem de dostlarımızla olan bağlarımızı derinleştirmemizde seferber edebilme yeteneğidir. İmkânların böylesi bir seferberliği yeni denizlere yelken açmak, yeni yolculuklara çıkmak demektir. İşte bu yüzden Kierkegaard özgürlüğün her zaman anksiyeteyi bir potansiyel olarak içinde barındırdığını söyler. Anksiyete Kierkegaard’a göre her zaman özgürlüğe yönelimli olarak anlaşılmalıdır.; özgürlüğü insan gelişiminin amacı olarak tanımlayan düşünür, özgürlükle insanın önünde serili imkanlara göndermede bulunmaktadır. İnsan yeni imkânlar bulabilen, bu imkanları değerlendiren, onları gerçekleştirebilen kişidir. Her bir imkânın gerçekleşmesinde anksiyete saklı olarak yer alır. İmkân yani “yapabilirim” gerçekleşmeden önce ara durak anksiyetedir. Anksiyete Kierkegaard için “Özgürlüğün baş dönmesidir”. Anksiyete burada insanlık durumuna içkin bir yaşam olarak kavramlaştırılır. Bir bireyin özgürlük potansiyeli ne kadar fazla ise anksiyetesi de o kadar fazla olacaktır.
Bireysel gelişim içinde her yaratıcı imkân, geçmişin bir ölçüde öldürülmesi, geçmiş biçim ve kalıpların kırılması üzerinde kuruludur. Bir adım ileri gitmek kişiyi önceki dostlarından uzaklaştırabilir, yola çıkan kişi aşina ve emin bulduğu bir ortamın elinden kayıp gittiğini görebilir. Kişi kendiliğini yaşadığı tüm çatışma, yalnızlık, anksiyete ve suçluluğa rağmen bir adım öne çıkmakla inşa edecektir. O adımı atmamak nevrotik anksiyeteye teslim olmak demektir. Nevrotik anksiyete özgürlükten korkan kişinin teslimiyetiyle ortaya çıkar. Teslimiyet yaşantı ve farkındalığa açılan pencerelerin kapanması demektir. Kierkegaard’ın nevroza karşılık kullandığı kapanmışlık (shut-upness) ifadesi insanın yalnızca dış dünyaya değil kendi kendisine de kapanmasını ifade eder. Kapanmış kişinin bir iletişim ya da duygusal alışveriş çabası yoktur, öte yanda özgürlük sürekli iletişim demektir. Kişi kendi içinde derinleşirken dostlarıyla da anlamlı bir ilişkiler ağı geliştirecek ve genişletecektir. Kierkegaard nevrotik anksiyetenin kaynağı olarak kişinin kendi içinde ve dostlarıyla yaşadığı ahenksizliği gösterir. Bu iki sorundan birini yenmek öbürünün de üstesinden gelinmesinde yardımcı olacaktır. Ancak kişi yalnızlık ve anksiyetenin tehdit edici yaşantılarıyla yüzleşip onları aşmaya cesaret edemezse bu sorunun da üstesinden gelemez. Bu açıdan Kierkegaard’ın anksiyeteyi bir öğretmen gibi görmesi anlamlıdır. Anksiyete gerçekliğin kendisinden daha iyi bir öğretmendir çünkü gerçeklikten kaçabilir ya da onu görmezden gelebilirsiniz oysa anksiyeteyi hep içiniz de taşırsınız. Kierkegaard’ın temel sorunlarından biri kişinin kendisi olma iradesini nasıl göstereceğidir. Kendisi olma gayreti kişinin asıl uğraşı olmalıdır ve burada irade sözcüğü kişinin kendisine dair farkındalığını arttırma yolundaki bir kararlılığı ifade eder. Kişinin kendi olması bireyin anksiyeteyle yüzleşme ve ona rağmen ilerleyebilme yeteneğine bağlıdır. [...]
İnsanın zamanla bağı onu öbür varlıklardan ayırır. Geçmişi ve geleceği bugüne taşıyabilmek insana özgüdür sadece. İnsan zamanın çitlerini aşarak kendi tecrübesini uzak geçmişin ışığında değerlendirebilir, geçmişin bilgisini bugünkü edimlerinde kullanabilir, hatta geleceğini yüzyıllar öncesinin bilgisinden yararlanarak inşa edebilir. Saat zamanı Mitwelt’de yani kişisel ilişkiler ve sevgi kipinde önemini yitirir. Sözgelimi bir kişiye duyduğunuz sevginin şiddeti o kişiyi ne kadar zamandır tanıyor olduğunuzla ilgili değildir. Bunun gibi kişinin içgörü, farkına varış ve özbilinçlilik dünyası olan Eigenwelt’de de saat zamanının bir önemi yoktur. Farkındalık ya da içgörü; ani, kendiliğinden, hemenceceik olur ve zamandan münezzehtir. Bir içgörü ya da kavrayış birdenbire ortaya çıkar ama zamanın ilerlemesi onu daha da berraklaştırmaz, hatta çoğu kez zamanın ilerlemesiyle o ilk fark edişin berraklığı kaybolur. En derin ruhsal yaşantılar kişinin zamanla bağını sarsan yaşantılarıdır. Ciddi anksiyete ve depresyon zamanı hükümsüz kılar. Kişi anksiyete içinde olmadı bir geleceği hayal edemez hale gelir. Geçmişini bugünün bilinçliliği içinde yaşamak kişi için acı verici yahut tehdit edici olduğundan, kişi geçmişini kendi içinde bir yabancı cisim gibi taşır. Ona ait değilmiş gibi taşınan bu geçmiş kimi zaman nevrotik bulgularla ifade imkanı bulur. Varoluşçular zamanı ruhsal çerçevenin ortasına yerleştirdikten sonra insanın başat zaman kipinin bugün ve ya geçmiş değil, gelecek olduğunu öne sürerler. Kişilik ancak geleceğe yönelik izleği içinde anlaşılabilir. İnsan sürekli oluş halindedir. Sürekli geleceğe doğar. İnsan kendisinin farkında olduğu sürece daima dinamik bir kendini gerçekleştirme süreci içindedir, kendini keşfetmeye, kendini yenilemeye ve geleceğe doğru bir adım atmaya açıktır. Kategorik zaman saat ve takvimlerle ölçülür. Oysa varoluşsal zaman gözlenen değil yaşantılanan, içinde yaşanılan zamandır. İnsan zaman duygusunu yok edebilirse zamanın getireceği nihai ayrılıktan, ölümden de kaçabilir. Zaman duygusu benliğe varolduğunu telkin eder; anıların varlığı, ego tarafından bir zamansızlık yanılsaması yaratmakta kullanılabilir. Zaman algısı daima gerçeklikle ve onun sınırlamalarıyla bir yüzleşme olduğundan, bellek geçmişte olmuş her şeyi bugüne taşımaya böylece zamanı sıfırlamaya meyillidir. Geçmişi anlamlandıran bugün ve gelecektir. Geleceğin kendi seçimleriyle inşa eden ve seçimlerinin sorumluluğunu üstlenen, ölümün ve hayatın farkında bireylerde, zamansızlık yanılsamasına duyulan ihtiyaç azalır.
Seçmek, karar vermek önemlidir çünkü her evet için bir hayır vardır. Bir şeye karar vermek başka bir şeyden vazgeçmek demektir. Pişmanlık elden giden fırsatlar nedeniyle her karara eşlik edebilir. Karar almak acı verir çünkü imkânların sınırlılığını gösterir ve sınırlılık gerçeği, varoluşsal anksiyeteyle başlıca başa çıkma biçimlerimizden biri olan “özellik” düşüncemizi tehdit eder. “Diğerleri sınırlamalara maruz kalsa da ben biriciğim, özelim ve doğa kanunlarının öetesindeyim” yanılsaması yara alır. Kişi karar vermek suretiyle imkânlarının sınırlılığıyla yüzyüze geldiğinde dünyadaki varlığının biricik olduğu efsanesi de sarsılır. Seçim yapma ya da karar verme, kişisel sorumluluğu ve varoluşsal yalnızlığı kabul edebilmeyi gerektirir. Karar yalnız bir edimdir, o bizim kendi edimimizdir, kimse bizim için karar veremez. Karar vermek kişinin bir ve biricik hayatını bir muhasebeden geçirmesini gerekli kılar. Bu yönüyle sorumluluk iki yanı keskin bir kılıçtır: Kişi hayat durumumun sorumluluğunu kabul eder ve değişmeye karar verirse, geçmiş hayatındaki enkazında sorumluluğunu tek başına üstlenmek ve hayatını çok önce de değiştirebileceği gerçeğini kendisine itiraf etmek zorunda kalır.
Van der Leeuw modern zamanların temek eğilimlerini şöyle özetlemektedir: 1. Büyük bir bilgi seli altında kalan insanların bağımsız düşünme alışkanlığını terk etmeleri ve yüzeyselleşmeleri, insanların sessizlik, yalnızlık ve mahremiyetlerinin tehlike altına girmesi. 2. Reklamların baştan çıkarıcılığının toplumda başat rol oynaması, çabuk tatmin olmanın özendirilmesi ve tam anlamıyla mümkün olduğu yanılsamasının yaratılması. 3. Heyecan, uyarılma, duyguların kısa patlamaları ve çabuk boşalma konusunun da giderek artan bir arayış ve bunun, çocukların kollandığı, sıcak ve güzel duyguların geliştirilme çabasının yerini alması. Cristopher Lasch buna “narsisizm kültürü” adını verir. Çatışmalarla yüzleşmek yerine uzlaşmayı seçmek, içgüdüsel tatminin tırmandırılması “narsisizm kültürünün” ayaklarındandır. Kapitalizm ciddi bir kültürel/psikolojik yıkıma yol açmış ve kendimize yardım ya da kendimizi terbiye etme yetilerimizi yok etmiştir. Toplumsal baskılar egoyu işgal ettikçe büyümek ve olgunluğa erişmek giderek daha zor bir hal almıştır. İmgeyle gerçeğin birbirine karıştığı bu dünyada gerçekliği düşlemden, gerçekte ne olduğumuzu tükettiğimiz ürünlerin bize olduğumuzu söylediği şeyden ayırmak zorlaşmaktadır. Düşünürlerin, şairlerin ve bilim adamlarının birbirlerinin dilini anladığı bir dönüşüme ihtiyacımız var. Kendi varoluşunu anlamlandırabilen insanların dünyayı da anlamlandırabileceğini, kendi varoluşunu ışıklandırabilenlerin dünyayı da ışıklandıracağını unutmamalıyız”.
Dispossessed’den bir başka inci, sağol…
(Burada olmasını istediğimden doğrudan aktarıyorum…)